Gazeteci olmak, sahaya çıkıp alanda çalışma yapmayı zorunlu kılmaktadır. Oldum olası "masabaşı" gazeteciliğine soğuk bakmışımdır. Özellikle vuku bulan olaylar üzerine bir şeyler yazılacaksa "alan çalışması" yapmak, olay mahallinde incelemelerde bulunmak, halkın görüşlerini alıp nabız tutmak gazeteci olmanın gereğidir. Biz de öyle yapalım diyerek İran'daki sokak eylemlerinin sonuçlarını yerinde incelemek için yola koyulduk. Bildiğiniz üzere ABD Başkanı Donald Trump, eylemci vandallara seslenerek, "dayanın geliyoruz, kamu binalarına saldırın, kamu binalarını ele geçirin, size özgürlük getireceğiz" diyerek USS Abraham Lincoln uçak gemisini ve yanısıra destroyerleri/savaş filolarını yola çıkarmıştı. Şimdi de buna ek olarak USS Gerald R. Ford isimli uçak gemisini de bölgeye doğru harekete geçirdiler. Anlaşılan büyük şeytan emperyalist ABD kapsamlı bir savaşın hazırlığı içerisinde..
Bu gelişme karşısında dünya kamuoyu nefesini tutarak, ABD "ha vurdu, ha vuracak" diye teyakkuz hâlinde olduğu bu esnada biz de halkın bu küstah tehditlere karşı tavır ve tutumunu yerinde görmek istedik. Bazı dostlarımız, "böylesi netameli bir ortamda İran'a gitmemelisiniz, ABD her an saldırıya geçebilir" demesine rağmen biz gitmeye karar verdik. Dostlarımızın endişesini bir tarafa bırakarak, "İran halkının tutumunu ve savaşa hazırlar mı?" buna yerinde tanık olmak için Tahran'dayız...
Caddeler ve sokaklar durulmuş insanlar günlük işlerine dönmüş ve çarşılar alışveriş yapan insanlarla dolu. Kısacası halk işinde gücünde, hayata sükunet hakim. Evet, ekonomik sorunlar devam ediyor olsa da halk Devrim Lideri Seyyid Ali Hamaney’in ve Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan'ın itidal çağrısına itibar etmiş gözüküyor.
Yerinde gözlemlediğimiz kadarıyla kundaklama ve tahribatlara uğramış mekanların tadilatı devam ediyor. Yaralar onarılmaya çalışılıyor. Ölü sayısı 3117. Ateş düştüğü yeri yakıyor. MOSSAD ve CIA'nın fonladığı piyon vandallar bu kadar insanın ölümüne sebebiyet verdiler. Ellerine ne geçti? Emellerine ulaşabildiler mi? Hayır. 600 dolayında kendilerinden de ölü var. Ebedi cehenneme gittiler...
Tahran'ın cadde ve sokaklarını gezdim, halkla, esnafla, cami görevlileri ile sohbet ettim. Halkın zerre kadar savaş korkusu yok. Büyük şeytan ABD ve Siyonist çeteden nefret ediyorlar. Elbette ekonomik nedenlerden dolayı hükümeti eleştirenler var, fakat halk fitnecilerden şikayetçi. Bu olayların müsebbibi olarak Siyonist çete ve emperyalist ABD'yi görüyorlar. Nefretleri de bu yüzden...
Ortalık durulmuş ama saldırıya maruz kalan yerler harab olmuş. Ne acıdır ki, saldırıya/kundaklamaya uğrayıp tahrip edilen yerlerin başında camiler/mescidler, sağlık ocakları ve kamu binaları gelmektedir. İlk olarak objektifimize takılan yer bir sağlık ocağı oldu. Sağlık ocağının dış duvarına afiş olarak asılmış ölen sağlık görevlilerinin ve ölen hastaların resimleri ile karşılaştık. Bu nasıl bir kana susamışlıktır ki, sağlık personelini ve hastaları, hatta o hastaların arasındaki çocukları katletmişler. Bu gözü dönmüşlüğün tarifi mümkün değil...
İkinci durağımızda kundaklanmış ve uğradığı tahribattan dolayı geçici olarak ibadete kapatılmış cami ve mescidleri gördük. Caminin giriş kapısının üstünde Mescid-i Aksa olarak bilinen Kubbet'üs Sahra'nın mozaikten yapılmış resmine molotof kokteyl atılmış ve yanmanın tesiri ile duvar simsiyah olmuş. Caminin içerisine girdiğimizde korkunç bir manzaraya tanık olduk. Mihrap, minber, halılar ve başta Kûr'ân'lar olmak üzere kitaplar ateşe verilmiş. Büyük bir duygu seli içerisinde çekimlerimizi yaptık. İnsan sormadan edemiyor: "Burası Hindistan'da fanatik Hinduların kundakladığı cami değil. Müslüman bir halkın yaşadığı şehir. Bunu yapanlar insan olamaz. Savaşlarda bile mabetlere dokunuzmazken bu vahşilik nasıl yapılır? Nasıl bir kin, nasıl bir nefret sizi bu kerih işi yapmaya zorladı?
Biliyoruz büyük şeytan ABD ve Siyonist çetenin fonladığı piyonlar bu işi yaptı. Ama insan bu kadar mı alçalır, bu kadar mı kutsalına düşman kesilir? Akıl alır gibi değil. Cami görevlisinin anlattığına göre sürü hâlinde gelip saldırmışlar. O kalabalık esnasında tek başına kalan güvenlik görevlisine saldırıp onu orada linç ederek şehid etmişler. Sonra içeri girip ortalığı yakıp yıkmışlar. Halıları yakmışlar, duvarlardaki ayet yazılı kevhaları kırmışlar, yetmedi üst kata/kadınlar bölümüne çıkıp orasını da yakıp yıkmışlar. Bu vandallıklardan anlaşılan o ki, bunlar İslâm nizamına düşman olmakla birlikte, İslâm'ın bütün değerlerine düşmanlar. "Biz sadece mevcut rejime değil, biz İslâm'a düşmanız" diyorlar. Şunu da ifade etmiş olalım ki, siz İslâm'a düşman olabilirsiniz, bunu anlarız, ancak masum insanlardan ne istediniz? Burası savaş alanı değil ki. Ki, savaş alanı olsa bile, savaş hukukuna göre sivillerin ve mabedlerin dokunulmazlığı vardır. Siz hiçbir kural tanımadan mabedleri yaktınız, sivil insanlar üzerine vahşet uyguladınız...
Kaldığım oteldeki odamda, kahır dolu düşünceler içerisinde, bu satırları yazarken dışarıdan üst üste patlama sesleri geldi. Kısmen endişe içerisinde perdeyi çekerek pencereden dışarı baktım. Meğer havai fişekler patlıyormuş. Yakınımızdaki bir caminin önünde halk kadın erkek birikmiş ellerinde bankart ve bayraklarla slogan atıyorlar. 10 Şubat akşamı olması hasebiyle insanlar sokaklarda kutlama yapıyor. Asıl kutlama yarın. Zira 11 Şubat İslâm Devrimi'nin 47'nci yılı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da "Özgürlük Meydan'ı yüzbinlerce değil milyonlarca halkın katılımına sahne olacağı kanaatindeyim. Sabah ola hayrola...
Evet, sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra taksiye bindik ve Meydan-ı Azadi (Özgürlük Meydanı) yakınlarında inip caddelerdeki kalabalık halkın içerisine karıştık. Cadde ve sokaklar adeta hıncahınç insan seliydi. Taksiden indiğimiz yer "Meydan-i Azadi"ye yakın zannettik ama kalabalıklar arasında yürü yürü yol bitmiyordu. Meğer indiğimiz yer ile meydan arası 9 km imiş. İnsan yoğunluğundan dolayı taksi bizi orada bırakmıştı. Neyse yürümekten başka seçeneğimiz yoktu. Yürüyüş esnasında en çok duyduğumuz slogan, "Merk ber Amerika, merk ber İsrail, merk ber munafık"tı. (Amerika'ya ölüm, İsrail'e ölüm, münafıklara ölüm.) Ayrıca duyduğumuz sloganlardan diğeri ise, Devrim Rehberi'ne ve İslâm Cumhuriyeti'ne sadakat ve bağlılık sloganlarıydı. Yol kenarlarında kazanlar kurulmuş çay ve çorba dağıtılıyordu. Ayrıca tatlı türü ikramlar da vardı. İnsanlar son derece kibar ve nazikler. Boşuna İranlılar için "şair ruhlu insanlar" denmemiş.
Mesleğimiz icabı İran'a defalarca gitmişliğimiz var. Genel olarak İranlılar konuşurlarken bile ses tonlarından anlaşıldığı üzere nezaket sahibi insanlar. Apoletinde üç tane yıldız olan kıdemli bir komiser ile ayak üstü sohbet ettik. Türkiye'den geldiğimizi söyleyince, Türkiye-İran kardeşliğinden söz ederek İran'ın da bir Türk yurdu olduğunu söyledi. O ara saatine bakıp bize on dakika sonra mesaisinin biteceğini söyleyerek bizi ısrarla evine yemeğe davet etti. Biz ise çekimleri bahane ederek bu nazik daveti geri çevirmek zorunda kaldık. (Bize göre tuaf değil mi? Yolda tanıştığınız komiser/polis sizi evine yemeğe davet ediyor!
Kısacası İslâm'ın misafirperverlik anlayışını onlar bizden daha fazla özümsemiş.)
Yolda yürüyüşümüz esnasında El- Cezire muhabiri ve NTV Tahran muhabiri meslektaşlarımızla karşılaşıp ayak üstü sohbet edip kutlamalar ve devrim hakkında sohbet ettik. Bu ara birkaç TV kanalına da röportaj verdik. Yürüdüğümüz cadde üzerinde ufakça bir meydan vardı, meydanın ortasına yakmak için Siyonistlerin meşhur Baal heykelini koymuşlar. Tam biz oradan geçerken heykeli ateşe verdiler. Halk yüksek sesle sloganlar atıp ABD ve Siyonist İsrail'e lânet okuyordu. Biz burada biraz çekim yapıp yolumuza devam ettik. Nihayet meşhur "Hürriyet Abidesi" karşıdan görüldü. Fakat meydana yaklaşmamıza rağmen kalabalıktan yürüyemeyecek duruma geldik. Meydan tıklım tıklım doluydu. O noktada biraz daha çekim yapıp geri dönmek zorunda kaldık. Yol boyunca dikkatimizi çeken bir başka husus ise güvenlik güçlerinin fazla olmayışıydı. Hiçbir kontrol noktasından geçmedik. Bir ay öncesinde terör eylemlerinin yaşandığı kent bu kadar mı sükunet ve güvenlik içerisinde olur? Akşam üstü otelimize döndüğümüzde TV haberlerine bakıyoruz devrim kutlamalarının olaysız geçtiği bildiriliyordu. Açıkçası biz gazeteci olarak bazı endişelerimiz vardı. Endişelerimizin yersiz olması bizi mutlu etti...
Bugün yürüyüş esnasında farklı seslere ve bağrışmalara tanık olunca, gürültünün geldiği tarafa doğru heyecan içerisinde baktık. Meğer orası bir polis karakolunun önüymüş. Halk polislere yönelik yüksek sesle tezahürat yapıp çiçek ve gül atıyordu. Aksi bir durum yok diye sevindik.
Akşam üstü kaldığımız otele yakın kundaklanmış birkaç camiyi de gezebildik. Camiler harab olmuştu. Bu yapılan vandallıkları hâlâ aklımız hafsalamız almıyordu.
Elbette hiçbir toplum düşünce ve mentalite bakımından yeknesak değildir. Ama insan içerisinde bulunduğu toplumun ortak değerlerine karşı sevgi ve aidiyet beslemiyor olsa da düşmanlık beslemesi tamamen abesle iştigaldir, hatta vandallıktır. İşte o saldırganlar yapıp ettikleri insanlık dışı eylemlerle vandal ve terörist olduklarını ispatladılar...
Sayın okuyucumuz, bildiğiniz üzere birkaç hafta öncesinde ekonomik sıkıntıları protesto etmek için esnaf sokak eylemlerinde bulunup mitingler yapmıştı. Bunu fırsata dönüştüren ABD ve Siyonst çetenin fonladığı İslâm düşmanı piyonlar ellerinde molotof kokteyl ve silahlarla her tarafa saldırmışlar. İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'nin açıklamasına göre o süreçte 350 dolayında cami ateşe verilmiş. Biz gazeteci olarak incelemelerde bulunduk. Bu tahribatlara tanık olduktan sonra düşünmeden edemediğim husus, birkaç hafta önce olayların patlak verip ortalığın yakılıp yıkılması ve ölü sayısının 3117 kişi olması nüyük bir toplumsal travma ve kaygıyı beraberinde getirmesi gerekirken bugün milyonlarca insanın sokak ve caddeleri hıncahınç doldurması hangi sosyolojik argümanla izah edilebilir?
Elbette bu toplum düşünce ve aidiyet değerleri bazında kolektif bir iradeye sahip değildir. Toplum yeknesak bir düşünceye sahip değil. Peki bugünkü manzara ise ifade ettiklerimizin ve ileri sürdüğümüz tezlerin aksine kolektif bir iradeyi izhar etmiş olmuyor mu? Elbette bu kolektif irade karşısında çok ufak "ayrık otu" diyebileceğimiz bir cenah var. Bugün tanık olduğumuz manzara o "ayrık otları"nın emellerine ulaşamamanın zilleti içerisinde sindikleri gözlenmektedir. Şunu da düşünmeden edemiyorum: Bunlar rejime düşman olabilirler fakat sağlık ocaklarına saldırmalarına ve camileri yakmalarına anlam veremedim. Demek ki bunlar rejime değil, rejim nezdinde İslâm'a düşman. MOSSAD ve CIA ajanları bu tip (şiddete ve insan öldürmeye teşne) İslâm düşmanı kişileri buluyor ve onları bol dolarlı ulufelerle fonlayıp birer "saldırı aparatı" hâline getiriyor. Bugün Meydan-ı Azadi'de Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan da kısmen bu konulara değindi. Halkı Siyonist çetenin ve emperyalist ABD'nin entrikalarına karşı uyanık olmaya davet etti...
Bu satırları otel odamda yazarken elime Devrim Lideri Seyyid Ali Hamaney’in konuşmalarından derlenmiş "Kerbelâ Kıyamında Avam Ve Havass" isimli bir kitap ilişti. Kitabın hacmi küçük olduğu için kısa sürede okudum. Son sayfası dua ile bitiyor. Duanın son kısmıyla yazımızı tamamlamış olalım: "Allah'ım, Müslümanların işlerini ıslah ederek hacetlerini gider. İslâm ülkelerini yabancıların ve Amerika'nın pençesinden kurtar. Müslüman devletlerin yöneticilerini gaflet uykusundan uyandır. Allah'ım, Muhammed ve Âl-i Muhammed aşkına, Amerika ve diğer müstekbir güçleri, izzetine yaraşır bir şekilde yok et. Onlara galip gelmeyi Müslüman halklara tattır." (Amin)