28 Şubat Post-Modern Darbesinden Amaçlanan Neydi?

Hazım Koral 1.3.2021 08:51:44
Hatırlayalım! 12 Eylül 1980 ihtilâlinden 6 gün önce, 6  Eylül 1980 tarihinde Milli Selamet Partisi'nin organizasyonu ile Konya'da "Kudüs Mitingi" yapılmıştı. Yüz binlerce insanımızın katıldığı bu ihtişamlı miting Siyonistleri ve avanesini korkutmaya yetmişti. Hemen alelacele düğmeye basıp İhtilâl yaptılar. ABD ise teyit edercesine bu askerî müdahale için "bizim çocuklar ihtilâl yaptı" dedi. Sağ-sol çatışması işin bahanesiydi. Filistin söz konusu olduğunda Siyonist çete ve onların hizmet erleri teyakkuz hâlinde hazır kıtadır, hemen harekete geçerler. 12 Eylül ihtilâli ile bütün partiler hemen hemen aynı gerekçelerle kapatılmıştı ancak Milli Selamet Partisi "Laik rejimi yıkıp yerine dinî yasalara göre bir düzen kurmak amacı güttüğü için" ve ayrıca "Filistin Kurtuluş Örgütü'ne Ankara'da bir ofis açılmasını talep ettiğinden dolayı" kapatılmıştır. İfade ettiğimiz gibi Filistin Siyonistlerin ve kıdemli uşaklarının kırmızı çizgisidir.

28 Şubat post-modern darbesi de aynı sekilde yapıldı. Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, Fadime Şahin ve tarikat şeyhlerine iftar yemeği işin bahanesiydi. Asıl olarak Sincan Belediyesi'nin organize ettiği Kudüs Günü etkinliği Siyonist piyonlarını harekete geçirmişti. Düşünebiliyor musunuz? Bir Müslüman hassasiyeti ile Refah  Partisi'nin Sincan Belediye Başkanı Sayın Bekir Yıldız ve Sincan Belediyesi Kültür Daire Başkanı Sayın Hüseyin Avni Yazıcı'nın organizesi ile belediye binasının önünde  Mescidi Aksa'nın benzeri bir çadır kuruluyor. Bu çadırda mazlum Filistin halkının uğradığı zulümleri dile getiren konuşmalar yapılıyor ve yaşları 14-15 dolayında olan çocuklar bir tiyatro oyunu sergiliyorlar. "Vay siz misiniz böyle bir etkinlikte bulunan, vay siz misiniz mazlum Filistin halkının uğradığı zulümleri anlatan?" diyerek çıldırmış gibi tankları Sincan sokaklarına indirdiler. Genel Kurmay Başkan Yardımcısı Çevik Bir bu işin başrol oyuncusuydu. Bu şahıs bizzat Kudüs Günü etkinliğini yapanlara en ağır cezaların verilmesinin talimatını vermişti. Çünkü Çevik Bir darbeden 4 gün önce, yani 24 Şubat'ta Amerika'ya gidip talimatları efendilerinden (Siyonist mahfillerden) alıp uygulamıştı.

Sincan Belediye Başkanı Sayın Bekir Yıldız ve Kültür Daire Başkanı Sayın Hüseyin Avni Yazıcı'yı görevden alıp 5,5 yıl hapse mahkum ettiler. Tiyatrocu çocuklara da aynı cezayı verdiler. Kudüs Günü etkinliğine davet edilen ve burada Filistin sorununa ilişkin bir konuşma yapan İran Büyükelçisi Sayın Muhammed Bakırî'yi ise uluslararası diplomasi teamüllerine aykırı bir şekilde "persona non grata" (istenmeyen kişi) ilân edip apar topar sınır dışı ettiler. (Neden bu kadar Filistin meselesine eğiliyor diye ellerinden gelse İran'a savaş açacaklardı.)

Diğer konuşmacı Selam Gazetesi Haber Müdürü Sayın Nureddin Şirin'i ise rekor bir ceza ile 17,5 yıla mahkûm ettiler. Şirin bu konuşmasını işgal altındaki Tel-Aviv kentinde yapsaydı, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten" 3,5 aya mahkûm edilecekti. Kısacası Türkiye'de kendisine verilen bu ceza tam bir hukuk skandalının sonucuydu. Düşünebiliyor musunuz? Sayın Şirin (nam-ı diğer Ağacan) bu konuşmasında ne laik rejime çatmış, ne Kemalizm'i eleştirmişti. Sadece ve sadece mazlum Filistin halkının işgalci Siyonist çete tarafından uğradığı zulümleri dile getirmişti. Mahkeme Şirin'e ağır ceza verebilmek için Hamas ve Lübnan Hizbullah örgütünün Türkiye'de faaliyetleri var mıdır, varsa Nureddin Şirin bu örgütlerin üyesi midir diye MİT ve emniyet birimlerinden rapor istiyor. Akılları sıra delil toplayacaklar. Gelen cevapta, "Söz konusu örgütlerin Türkiye'de faaliyetleri yoktur" olunca bu sefer mahkeme, "Sanık Nureddin Şirin muhtelif zamanlarda yapmış olduğu salon konuşmalarında Hamas ve Hizbullah hakkında övücü sözler sarf ettiğinden dolayı, bu örgütlere sempati duyduğu ve dolayısıyla bu örgütlerin 'sair efradı' olduğunun kanaatine varıp temyize gidilmemesi koşuluyla 17,5 yıl mahkûmiyetine karar verilmiştir." diyerek Şirin'i zindana tıktılar. İnsan düşünmeden edemiyor! Acaba dünya tarihinde bunun benzeri bir yargılama olmuş mudur?

Bu süreçte başka gazeteci ve yazarlara da çok ağır cezalar verdiler. Özellikle o süreçte Filistin davasına sahip çıkan ve Filistin'le ilgili sürekli haber yapan; işgalci İsrail'i telin eden, Filistin'de yaşanan işgal ve katliamları sürekli manşetine taşıyan Selam Gazetesi'nin tüm çalışanlarına da operasyonlar çekildi.
Haber Koordinatörü Sayın Mehmet Ali Tekin, spor sayfasında yazan Sayın Mehmet Şahin, abone sorumlusu Sayın Abdülhamit Çelik'e kadar hepsine ceza yağdırdılar. Bu şahıslar sorgulama esnasında günlerce süren insanlık dışı işkencelere maruz kaldılar. Uzun süre hapis yatıp çıkanlarında hâlâ o işkencelerden dolayı sağlık sorunları mevcut. Öte yandan Selam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Aydın Koral hakkında 18 dosya, 26 dava ve toplam 157 yıl 6 ay hapis cezası verilmek istenince doğup büyüdüğü bu ülkeden hicret etmek zorunda kalmıştı. Aydın Koral'ın bu hicreti, bu vatan hasreti 22 yıl sürmüştü. Dile kolay 22 yıl..

28 Şubat sürecinde nice insanlar suçsuz yere mağdur edildi, nice insanlar terör suçlamasıyla zindanlara tıkıldı. Ne yazık ki, o süreçte çeşitli tezviratlardan dolayı mahkum edilen insanlardan hâlâ hapiste olanlar var.

Açıkçası Refah Partisi'ni iktidara taşıyan halkımız toptan cezalandırılmak isteniyordu. Askerî vesayetin baskı ve tehditleri öylesine ayyuka çıkmıştı ki, gazetelere "Gerekirse silah kullanırız", "Bu savaşımız bin yıl sürecek", "Bu mütarekesi olmayan bir savaştır" türünden manşet attırdılar. Milletvekili seçilen Merve Kavakçı'nın başına gelenlere tüm ülke şahit oldu. Öylesine küstahça müdahalelerde bulundular ki, başörtülü olduğu için meclis salonundaki yemin merasiminde hoyratça saldırılarla Merve Hanım'ı bir linç etmedikleri kaldı. Ecevit (yetkisiz bir şekilde), hiddetle kürsüye çıkıp, Merve Hanım'ın başörtüsünü kast ederek, "Burası laik rejime meydan okuma yeri değildir, bu kadına haddini bildirin" diye bas bas bağırmıştı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş ve Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Nuh Mete Yüksel bu şeytanî kumpasın başrol oyuncularıydı. Askerî vesayete ve Çevik Bir'e lojistik destek sağlıyorlardı. Merve Kavakçı Hanım'ın evine gece baskını düzenlemişlerdi. Bu ülke halkının bin yıllık inancına, kültürüne, aidiyet değerlerine, daha yalın bir ifadeyle halkımızın dinine aleni bir şekilde savaş açılmıştı.

Öylesine kin ve nefretle doluydular ki, Cumhuriyet tarihinin en başarılı hükümetini "dinî değerleri savunuyor, ümmet birliğinden söz ediyor, Filistin davasına sahip çıkıyor diye" devirdiler. Öyle ki, bu hükümetin uyguladığı havuz sistemi ve denk bütçe politikaları ile devlet hazinesi ilk defa açık vermemişti. Ekonomide büyük bir istikrar söz konusuydu. Bu hükümet işçi, memur ve emekli maaşlarına yapmış olduğu astronomik zamlarla bütün halkımızın gönlünü kazanmıştı. Erbakan'ın muhalifleri bile ekonomik alandaki başarılarından ve yapmış olduğu maaş zamlarından dolayı takdirlerini bildiriyorlardı.

Ama Siyonistlerin piyonları için ekonomik istikrarın hiç önemi yoktu. Çünkü Erbakan Filistin davasını dert edinmiş bir lider olarak ısrarla İslâm birliğinden ve İslâm savunma gücünden söz ediyor ve bu idealini gerçekleştirmek için D-8'i kurmuştu. "Sen misin 57 ulus devlete bölünmüş ve uluslararası camiada bir varlık gösteremeyen ümmeti güçlü kılacak kurumsal bir yapıya kavuşturmanın çabası içerisinde olan?" İşte bütün entrikaların temelinde bu düşünce yatıyordu. Tahammülsüzlükleri had safhaya ulaşmıştı. Tamamen histerik duygularla hareket ediyorlardı. Gösterdikleri refleks kalplerinde olan İslâm düşmanlığının dışa vurumuydu.

Alelacele REFAYOL Hükümeti'ni devirdiler ve daha önceki partileri kapattıkları gerekçelerle Refah Partisi'ni de kapattılar. Gerekçeleri ise şuydu: "Devletin laik yapısını değiştirip yerinde dinî kurallara dayalı bir yönetim şekli oluşturmak."

İşte Merhum Erbakan'ın rejim nezdindeki en büyük suçu buydu!

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, aslında bunlar Erbakan ve Milli Görüş nezdinde Refah Partisi'ne oy veren halkımızı da cezalandırılmak isteniyordu. O dönemde öylesine geniş kapsamlı operasyonlara giriştiler ki, köfteci dükkanından, fabrikalara kadar "yeşil sermaye" adı altında fişleme ve (adeta) sürek avı yapıyorlardı. Muvazzaf subayların eşleri kapalı ise hemen Yüksek Askeri Şura kararı ile ordudan atılıyorlar ve "resmi kurumlarda çalışamaz" diye sicillerine işliyorlardı. Başörtülü eleman veya kasiyer çalıştıran iş yerlerine de baskı yapıyorlardı. Bu yüzden nice mütedeyyin bilinen iş yeri sahipleri korku saiki ile başörtülü elemanlarına çıkış veriyordu. O dönem gerçekten "korku ve panik" dönemiydi. Karanlık bir dönemdi. Üniversitelerde başörtüsü zulmü ayyuka çıkmıştı. Amerikan kolejlerinde okumuş ve bir misyoner olan öğretim görevlisi Nur Serter adındaki küstah kadın başörtülü öğrenciler başlarını açsın diye ikna odaları oluşturmuştu. Öte yandan Siyonist piyonlar başörtüsü yasağını protesto eden gençlere "Türkiye İran olmayacak" diye cevap veriyorlardı. Zaten en çok rahatsız oldukları hususlardan biri de Merhum Erbakan'ın İran'ı ziyaret edip ticaret hacmimizi genişletmiş olmasıydı.

Merhum Erbakan Başbakan olduğunda Siyonistler ve Siyonistlerin hamisi büyük şeytan Amerika Merhum Erbakan Hocamız'ın REFAHYOL hükümetini kurmasından son derece rahatsız olmuşlardı. Bunu bizzat ABD Büyükelçisi Erbakan'a talimat dosyasını sunduğunda dile getiriyor: "Başbakan olmanız bizi rahatsız etti, fakat birlikte çalışmak durumundayız" diyor. Merhum Erbakan, "Sanki müstemleke ülkesiymişiz gibi 6 maddeden müteşekkil buyruk listesini bir klasör olarak hazırlamışlar ve bu dosyayı buyurgan ifadelerle masamın üzerine koydular. Daha birinci maddede, 'İran'a gitmeyeceksiniz. İran ile ticari hacminizi düşüreceksiniz' türünden talimatlardı bunlar. Uzun yıllar boyunca İran'a ambargo uyguluyorlar, bizim de bu ambargoya katılmamızı istiyorlar. Bu küstahça bir talepti. Ben ise uygulamalarımda ABD'nin buyruklarının tam tersini yaptım."

Kısacası Merhum Erbakan'ın hükümeti kurması ve Başbakan olması Siyonistleri ve ABD'yi rahatsız etmiş oldu. Erbakan'ın D-8'i kurması ve ilk yurtdışı ziyaretini İran'a yapması küresel dengeleri değiştirecek yeni bir dünya düzenine atılan ilk adımdı. İşte, karşı cenahtaki küresel şer güçler bunu istemedi ve 28 Şubat post-modern darbesini yaptılar.

Allah'ın lâneti İslâm ve insanlık düşmanlarının üzerine olsun...

Ufak bir not: Sayın okuyucumuz,  otuz küsur yıllık yazı hayatımda ilk defa "lânet" kelimesini kullandım. Zira bu zalimler 28 Şubat post-modern darbesini yapmakla sadece ülke halkına, sadece İslâm ümmetine değil, tüm insanlık âlemine o kadar büyük bir kötülük yapmış oldular ki, bugün dünyanın neresinde olursa olsun bir mazlum zulüm görüyorsa bunun vebali 28 Şubat'ı yapanlaradır. 28 Şubat ile sadece D-8'e değil, D-60'a ve D-160'a da engel oldular. Yani hak ve adalet temeline dayalı, insanların barış ve huzur içerisinde yaşayacakları yeni bir dünya düzenine engel oldular.
"Bizim inzâl ettiğimiz apaçık yasaları ve hidayeti; Kitap'ta açıkça gösterdikten sonra, onlardan yüz çevirip karşı gelenler var ya! Onlara, hem Allah lânet eder hem de bütün lânet edebilenler lanet ederler." (Bakara:159)


İslâm ümmetine Rabbimiz basiret ve birlik şuuru versin...