İslâmofobi ve Acı Gerçekler

Hazım Koral 13.11.2020 19:31:00
"İnsan zahir olana bakar ve gördüğüne tanıklık eder."
İnsanın sözel olarak duyduğu ve yazılı olarak okuduğu genel olarak varsayımdır. İnsan çoğu zaman delil aramadan varsayıma da inanır. Bir de işin içerisine manipülasyon, algı operasyonu ve sahte toplum mühendisleri girerse ve anlatılan yalan ve tezviratlar sürekli tekrarlanırsa inanacak insan da çok olur. Ayrıca ellerinde ithamlarını haklı çıkaracak done ve malzeme varsa ve bu malzemeler Müslümanım diyenler tarafından veriliyorsa artık karşınızdakini ikna şansınız da son derece azalmaktadır. Yine de işin aslını, işin gerçeğini ve kazın ayağının öyle olmadığını anlatmak zorundayız.

Batılılar "İslâmofobi" oluşturmak için dile getirdiklerine kızıyor, feveran edip tepki veriyoruz. "Hayır efendim İslâm sevgi ve merhamet dinidir. İslâm barış ve adalet dinidir." deyip duruyoruz. Ancak onlar bizim söylediklerimize değil DAEŞ, El-Kaide, El-Nusra, Boko Haram ve Taliban gibi terör örgütlerinin yapıp ettiği vahşet örneklerine bakıyor. Hele bir de tarihten örnek vermeleri bizi ziyadesiyle zor durumda bırakıyor. Verdikleri örneklerden sonra gözlerimizin içine bakarak, (adeta) "hadi konuş" diyorlar.
Tamam onların da sicili temiz değil ama bu durumları bizim için züğürt tesellisi olmamalı. "Tencere dibin kara, seninki benden kara" polemiklerine girmemiz bizi haklı kılmaz, bizi temize çıkarmaz.

Şu gerçeği kabul edelim ki, biz
İslâm ümmeti olarak günümüzde olduğu gibi geçmiş tarihimizde de İslâm'ı gereği gibi temsil edememişiz.
Tarih boyunca biz elin gâvuruna o kadar çok koz vermişiz ki, ecdadımızı temize çıkarmak için olmadık mazeretlerin ardına gizleniyoruz.
Belki ağır olacak ama açıkça itiraf etmiş olalım ki, üç kıtada at koşturan değil, "fetih" adı altında üç kıtada (pek çok zaman) katliamlar yapan bir ecdadın mirasçılarıyız. ("Yuh artık" diyenleriniz var, tahmin ediyorum.) Sevgili okurumuz, olması gerekenle olan arasındaki farkı bilmek zorundayız. "Tarihi mirasımız birçok yönüyle bizim için kara bir lekedir" derken mutlaka izahatta bulunmamız gerekir. Sadece o anlata anlata bitiremedikleri Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri'nden örnek verecek olursak. Adam 1512'de babası 2. Beyazıt'ı öldürterek tahta geçti. 8 yıl iktidarda kaldı ve bu süre içerisinde 8 savaş yaptı, 8'ini de Müslümanlara karşı yaptı. Sadece Mısır'ı ele geçirmek için 1.5 yıl boyunca kıyım yaptı..

Biz Müslümanlar bunları mı kendimize örnek alacağız?
Pek çok padişah kardeş katili.. Bunlar bizim için "rol-model" olamaz.
Bizim için Sevgili Peygamberimiz "rol-model"dir. Onu örnek almak durumundayız. Şu hâlde Allah Resûlü'nün Medine'de tesis etmiş olduğu toplumsal dokunun yol haritasına ve temel dinamiklerine bakalım. Medine'de yaşayan değişik din ve etnik kökenli halkların kanaat önderleri ile günlerce süren münazaralardan sonra 52 maddelik bir vesika üzerinde mutabakat oluşturularak bir algoritma ortaya koyulmuş oldu. İnsanların barış ve güvenlik içerisinde nasıl yaşayabileceğine ilişkin bir yol haritasıydı bu...
İslâmofobi algısının hilâfına ısrarla ifade etmiş olalım ki, İslâm barış dinidir. İslâm'da saldırı savaşı yoktur. Evet, İslâm ümmeti yeryüzünde vuku bulan olumsuzluklara karşı mesuldür. Bunu azami derecede sulh ilkesini baz alarak yapmalıdır. Devletler arası ilişkilerde bu mükellefiyet mütekabiliyet esasına göre sürdürülmelidir. Bizim temel prensibimizi, bizim kırmızı çizgimizi şu ayet belirlemektedir: "Dininiz hususunda sizinle savaşmayan, (sizin coğrafi zenginliklerinize göz koyup) sizi yurdunuzdan çıkarmaya teşebbüs etmeyen gayri müslimlerle iyi ilişkiler geliştirmenizi Rabbiniz men etmemektedir." (Mümtehine:8)

Tarih boyunca ne yazık ki bu ilkeye riayet edilmedi. Özellikle Emevîler döneminde, "Ya cizye verecekler ya da kılıçtan geçirilecekler" denilerek yalın kılıç komşu beldelere saldırdılar.
Adına da, "Allah yolunda fi sebilillah savaş" dediler. Saldırı, savaşını ve talanı kutsadılar. Oysa İslâm'da savunma savaşı vardır. Dünyanın neresinde olursa olsun bir topluluk zulme uğradığında İslâm Devleti'nin Barış Gücü oraya müdahale hakkı vardır. Bu bir ilâhî vecibedir. Öncelikle şunu belirtmiş olalım ki, böylesi bir yapının varlığı için 57 ulus devlete bölünmüş olan İslâm ümmetinin evrensel birlikteliğini tesis etmesi gerekmektedir. Ancak bundan sonra Uluslararası İslâm Barış Gücü tesis edilebilir. İslâm'ın temel prensiplerinden biri de insanların güvenliği ve huzuru adına olumsuzlukları en az zayiat ile bertaraf etmek.

"İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav. O zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse bu vesile ile sıcak bir dost oluvermiş! Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak erdem ve fazilette büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir." (Fussilet:34-35)
Bu iki ayet bize hem bireysel olarak, hem toplumsal düzenin tanzimine ilişkin, hem uluslararası alanda vuku bulan olumsuzluklar karşısında nasıl bir tutum sergilememiz gerektiğini çok bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Evrensel ilkemiz budur.

Bakınız, savaş hususunda haddin aşılmamasına ilişkin uyarı ve kırmızı çizgimizi belirleyen ayette ne buyruluyor?
"Savaş sadece (insan hakları ihlâli yapan) zalimlere karşıdır."
(Bakara:193) Savaş son derece arızî bir durumdur. İslâm'da savaş hukukunun kuralları vardır. Kadın, çocuk, yaşlı, genç ne varsa sivil insanların ve mal varlıklarının dokunulmazlığı vardır. İmâm Ali buyuruyor ki: "Çarpıştığınız esnada düşmanınız elinden kılıcını atıp kaçmaya başlarsa sakın peşinden ok atmayın. Düşman ellerini kaldırıp teslim olduğu an o sizin emanınızdadır (güvenliğiniz altına girmiştir) sakın ona dokunmayın."

Rabbimiz buyuruyor ki:
"Çünkü Allah takvâ ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır." (Nahl:128)
Kısaca ifade edecek olursak İslâm'da savaş hukuku en insancıl yönü ile, yani merhamet ilkesi ile belirlenip kurala bağlanmıştır... Ancak ne yazık ki, Emevîlerle başlayan büyük sapma, büyük eksen kayması şiddet, talan ve her türlü zulmü beraberinde getirmiş oldu. Hatta bu zulmü o kadar ileri boyutlara taşıdılar ki, sadece gayri müslimlere değil, tahakküm etmeye, zapt-u rapt altına almaya çalıştıkları Müslümanlara da vahşetin en büyüğünü sergilediler. Sadece Kerbelâ vakasına ve Harre olayına bakmanız yeterlidir.
Sonra ver gelsin saltanat uğruna kardeş kavgaları.. Kardeş ve evlât katline verilen fetvalar.. Saray hizmetçilerinin hadım edilmeleri.. Balkanlardan ve hasseten Sırbistan'dan devşirilen çocuklar ve bu devşirilen çocuklarla kurulan Yeni Çeri Ocağı vs..
Bu konuda müstakilen ciltler dolusu kitaplar yazacak kadar malzeme var elimizde..
Tarihimiz kara lekelerle dolu..

Kosova Muharebesi'nden sonra (1399-1400) İtalya'nın Otranto kentine yapılan saldırı ve burada bir buçuk yıl süren çarpışmalarda her iki taraftan on binlerce askerin telef olmasından sonra muvaffak olunamadı ve Osmanlı geri çekildi. 1480 yılında ise Otranto kalesi ve şehri ele geçirildi. Otranto 13 ay Osmanlı'nın hakimiyetinde kaldı. Sonrasında Roma'dan gelen takviye kuvvetleri ile Osmanlı büyük zaiyatlar vererek İtalya topraklarından çekilmiş oldu. Bunu niye anlatıyoruz? Osmanlı çekildikten sonra o gün bugündür Otranto'da bulunan bir katadrelde 800 İtalyan'ın kazıklara geçirilmiş iskeleti teşhir edilmektedir. İtalyanlar bunun gerçek olduğunu iddia etmektedirler ve bu olayı İslâmofobi adına propaganda aracına dönüştürmüşler. Ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerini gruplar hâlinde buraya getirip, "Osmanlı buralara kadar gelip insanlarımızı böyle kazıklara geçirdiler" diyerek o günden beri kin ve nefret aşısına devam etmektedirler. İslâmofobi adına İtalyanlar tarafından yapılan en meşhur propagandalardan biri de "Mamma mia, wenire Turchi talyare testa, wai subito dormire." (Aman annem, çabuk uyu yoksa Türkler gelir kafamızı keser) cümlesidir. Bu korkutucu ve dehşete düşürücü cümle günümüzde bile kullanılmaktadır. Özellikle uyumayan çocuğunu İtalyan anne bu sözlerle uyutmaya çalışmaktadır. Bir de bunun ötesinde günlük hayat içerisinde nakarat olarak kullandıkları "Mamma li Turchi" (Aman annem Türkler geliyor) sözü var ki, akla ziyan.Fare de görseler "Mamma li Turchi, köpek de kovalasa Mamma li Turchi" diyorlar.
Avrupa'da Türk kelimesi "Osmanlı" ve "Müslüman" sözcükleri ile özdeş olarak kullanılmaktadır...

Fransa"da "Larousse" isimli çok meşhur bir sözlük vardır; bu sözlükte "décapiter" diye bir kelime var. Bu sözcük, 1931 yılı baskısında "boynunu vurmak" diye ifade ediliyor. Kelimenin bir başka anlamı ise, "Kazığa oturtmak yani sivri bir kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak." olarak ifade ediliyor. Vahşi bir uygulama. Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor: "Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar."
Sayın okuyucumuz, düşünebiliyor musunuz? Bu Batılılar İslâmofobi algısı oluşturmak için lugatlarını bile bu amaçla kullanıyorlar...

Yine aynı şekilde İslâmofobi algısı adına Osmanlı ve Türklerden nefret edilsin diye, Sırbistan'ın Niš kentinde müze olarak kullanılan büyük bir kilisenin içerisinde "kuru kafa yığını" Osmanlı'nın yaptığı katliamlar olarak teşhir edilmektedir. Buraya da okul öğrencileri getirilip, "Osmanlı bize bunu yaptı" demektedirler.

Bu ekilen kin ve nefret tohumlarının sonucudur ki, Sırplar 1992 senesinde Bosna halkına insanlık dışı vahşet ve soykırım uyguladılar. Hatırlayınız, Sırpların lideri Mileşoviç, "600 yılın intikamını alıyoruz" demişti. Sırplar özellikle devşirme sisteminin unutulmaması için sinema filmleri ve belgeseller yapmışlardı. Ayrıca bu konuda halklarını Müslümanlara karşı kin ve nefrete tahrik etmek için yüzlerce eser yazdılar. Bu sadece Sırplara özgü bir tutum değil. Bütün Avrupa ülkelerinin kütüphanelerini şöyle bir tetkik edin neler göreceksiniz neler!

Şunu da ifade etmiş olalım ki, Charlie Hebdo dergisi denizin derinliklerinde olan fitne buzulunun görülen yüzüdür. Yoksa benzeri fitne buzulları bütün Avrupa ülkelerinde bulunmaktadır. Örneğin sıradan bir Blick gazetesi bile üç gün geçmez ki İslâm ve Müslümanlar aleyhinde bir yayında bulunmamış olsun. Tarihte de bunlar böyleydi günümüzde de böyleler..

Kısaca ifade edecek olursak; Allah Teâlâ'nın kelâmına sığınarak, "Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Sizin yaptığınız size, onların yaptıkları kendilerine. (Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir.) Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz." (Bakara:134) desek de elin gâvuru öyle demiyor. Ve körüklüyor İslâmofobi'yi, yayıyor kin ve düşmanlığı. Ecdadımız üzerinden bizi suçlayıp, bize düşmanlık besliyorlar, bizim üzerimize kendi halklarının düşmanlığını körüklüyorlar. Halklarını kin ve düşmanlığa kışkırtıp tahrik ediyorlar. Elbette ki, bütün bunların arkasında yatan bir sinsi hesap ve sinsi plân var. Tarih boyunca da hep bunu yaptılar zaten. Evet, "İslâmofobi" sözcüğü yeni bir kavram. Bunu bir algı olarak formüle edip saldırıyorlar. Bakınız "fobia" kelimesi Yunan mitolojisinde "korku tanrısı" olarak geçmektedir. Böyle bir kelimeyi tam bir şeytanca mantıkla İslâm sözcüğüne eklemleyip korku algısı oluşturmak amacıyla yeni bir kavram ürettiler. "İslamofobi" kavram olarak ilk defa 1997’de İngiltere’de yayınlanan Runnymede Trust Raporu’nda kullanılmıştı. Zaman içinde kavramın çok sık kullanılır olması genel kabul görmesi sonucunu doğurmuştur. "İslamofobi" Müslümanlara karşı yapılan değişik tarzlarda dini ayrımcılıkların tamamını kapsayan bir şemsiye terim olarak kullanılmaktadır. Biz bu rapordan sadece bir anekdot aktarmış olalım: "İslam, 'şiddet yanlısı, saldırgan ve terörizm üreten' bir din olarak sunulmakta ve 'medeniyetler çatışması'na teşvik edici olarak değerlendirilmekte hatta bizatihi bu çatışmaya girişmiş olduğu iddia edilerek medeniyetler arası çatışmada bir tarafı temsil etmektedir."

Rapor aslında oluşturulmuş algıyı adete "vakıa budur" diyerek objektif olarak sunuyor gözükürken güdülen asıl amaç algı üzerinden halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek olmaktadır.

"Neden böyle bir çıkarsamada bulunuyorsunuz?" diye sorulacak olursa, İslâm bizzat kendi özgün literatürü ile tetkik edilip "bunun aslında böyle olmadığını, burada temsiliyet hataları yapıldığını" izah etmeleri gerekmez mi?

Açık bir şekilde ifade edecek olursak, İslamofobik algı ve bu bağlamda oluşturulan literatür, Batlılı toplumlara karşı tehdit boşluğunu dolduran bir ideolojik inşa işlevi görmektedir. Zira adamlar düşman algısı ile ayakta duruyor ve bu şekilde halklarını güdebiliyorlar. Bu metodu tarih boyunca uyguladıkları gibi bugün de bunu katmerli bir şekilde yapmaktadırlar. Peki biz Müslümanlar olarak neredeyiz?

Evet, geçmişimizle ilgili "Onlar bir ümmetti geldi geçti. Onların yapıp ettikleri kendilerine, sizin yapıp ettiğiniz size!" diyebiliriz.
Şu hâlde ümmet olarak bize düşen ödev adalet ve barış üzere medeniyetimizi yeniden inşa etmek. Uygar bir dünya kurmak için bu bir zorunluluktur. Einstein'ın dediği gibi, "İnsanların ön yargıları kırmak atomu parçalamaktan daha zordur" bunu biliyoruz. Fakat biz mükellefiyetlerimizden sorumluyuz...