Normalleşme İşgalci İsrail'in Suçlarına Ortak Olmaktır

Hazım Koral 29.1.2021 08:37:23
Şu bir hakikat ki, İsrail denilen Siyonist rejim kutsal Filistin toprakları üzerinde kurulmuş/varlığı kabul edilemez bir işgal devletidir. İsrail, Birleşmiş Milletler ve Batılı ülkeler nezdinde bir devlet statüsünde değerlendirilse de, işgale uğramış topraklarımız üzerinde kurulmuş olduğu için biz İslâm ümmeti nezdinde asla legal bir devlet değildir...

Osmanlı dağıldıktan sonra Anadolu topraklarının büyük bir kısmı dahil olmak üzere İslâm coğrafyaları işgale uğramıştı. İslâm dünyası sahipsiz kalınca iş başa düşmüş ve her bölge halkı müstevlileri topraklarından kovmak için kurtuluş savaşı başlatmıştı. İşgal güçleri, kalmakta direnip halkı zaptu rapt altına almak için korkunç cinayetler işlemişlerdi. İşgal yılları boyunca sadece Cezayir'de 1.5 milyonun üzerinde insan katledildi. İslâm coğrafyasının diğer bölgelerinde de durum bundan  farklı değildi. Ama Müslüman halkımız bütün imkânsızlıklarına, bütün naçarlığına rağmen işgalcileri topraklarından kovmayı başarmıştı. Bunun bir tek istisnası vardı, o da kutsal Filistin topraklarıydı. Bu topraklar İngiltere'nin işgali altındaydı. Siyonistler'in ise öteden beri kutsal topraklarımızda gözü vardı. Bildiğiniz üzere 1897 yılında, İsviçre'nin Basel kantonunda, Theodor Herzl'in başkanlığında Siyonistler ilk kongrelerini yapıp o şeytanî emellerini dünyaya deklare etmişlerdi. Bunun öncesinde elbette bir takım çalışmaları, bir takım kulisleri de olmuştu. Hatta o dönemde Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamit ile de görüşmeleri ve Filistin'de ufak bir köy kuracak kadar toprak talepleri olmuştu. Kaynaklarımızda belirtildiği üzere Abdülhamit, huzuruna gelen Siyonistlere o meşhur sözü söylüyor: "Kanla alınan topraklar, kanla verilir. Size verecek bir karış toprağımız yok."

Padişah'ın huzurundan büyük bir hayâl kırıklığı ile ayrılan Siyonist elebaşları soluğu İngiltere'de almışlardı.

Ne yapıp edip bu şeytanî plân çerçevesinde İngiltere Lordlar Kamarası'nı ikna etmeyi başarıyorlar. Dönemin İngiltere Dışişleri ve Savaş Bakanı Arthur Balfour Siyonistler'in o günkü lideri Lord Rohtschild'e bir teminat mektubu yazarak bu vaadini deklare etmiş oluyor. (2 Kasım 1917) Arthur Balfour'un bu deklarasyonu üzerine yürütülen girişimler, 1918  yılında Fransa'nın, hemen ardından da İtalya'nın desteğini sağlamıştı. Akabinde ABD Başkanı Thomas Woodrow Wilson, Ekim 1918 tarihinde deklarasyonu desteklediklerini açıklamıştı. (Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler hiçbir zaman bize dost olmamışlardır. Yanlı politikalarıyla açık açık saflarını ibraz ediyorlar.)

Söz konusu deklarasyon, Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devletinin kurulmasına giden sürecin önemli bir kilometre taşıdır. Fakat bir sorun vardı, o topraklarda demografik yapıyı değiştirecek kadar Yahudi nüfus yaşamıyordu. Bu sorunu hâlletmek için o tarihten sonra İngiltere'nin işgali altındaki Filistin topraklarına Avrupa'nın birçok ülkesinden yoğun ve hummalı bir şekilde Yahudi göçü yaşanmaya başladı. Başta Araplar olmak üzere Müslüman halklar bu gelişmelerden rahatsızdı, ancak ellerinden bir şey gelmiyordu. O dönemde Osmanlı tamamen dağılma ve bitme sürecine girmişti. Fakat olayın eleştirilecek bir başka boyutu var! Burada bir parantez açmış olalım, 1917 Mart/Nisan aylarında İngiliz askerlerinin saldırısı ile Gazze düşerken savunmada bulunacak muharrib gücümüz yoktu. Yine aynı şekilde, 9 Aralık 1917 tarihinde Kudüs işgale uğrarken aynı naçar durumdaydık. Öte yandan, o dönemde Alman Genel Kurmay Başkanlığı, Avusturya/Macaristan İmparatorluğu adına Osmanlı'dan Ruslar'a karşı (Galiçya'da) savaşacak asker istiyor. (Galiçya bugün Ukrayna toprakları içerisinde bulunmaktadır.) Osmanlı Galiçya'ya 20 bin asker gönderiyor.

İşte o dönemde Filistin'den Osmanlı hükümet merkezi Babıali'ye feryad/figân defalarca haber salıyorlar "yardım edin" diye, ama duyan yok. Gazze'yi/Kudüs'ü, kutsal Filistin topraklarını savunacak asker yok. 9 Aralık 1917 yılında İngiliz gâvuruna bir kurşun sıkmadan namus-u ekberimiz olan Kudüs'ü teslim etmişiz. İngilizler henüz Kudüs'ü işgal etmeden 2 Kasım 1917'de Yahudiler'e Filistin topraklarında bir devlet kuracaklarına dair (yukarıda söz konusu ettiğimiz) "Balfour Dekorasyonu" ile taahhütte bulunuyor. Bu vaad gereği artık Yahudiler'in Filistin topraklarına yerleşmesi için alan açılmaya/imkân sunulmaya başlanmış ve o dönemde akın akın Avrupa ülkelerinden kutsal Filistin topraklarına Yahudi göçü başlatılmıştı.

Yine o dönemde Siyonistler'in elebaşları Haganah, Palmach, Irgun ve Stern isimli terör örgütlerini kuruyorlar. Bu terör örgütleri Filistin'in köy/kent bütün yerleşim birimlerinde insanlık dışı katliamlara imza atıyorlar. Ki bu terör örgütü liderleri sözde İsrail devletini kurduklarında her biri üst düzey yönetici oldular. Bir zamanlar bu terör devletinde başbakanlık yapmış olan Izak Şamir isimli cani kasap Irgun terör örgütünün lideriydi. Ve Filistin toprakları İngiltere'nin işgali altında olduğu dönemde korkunç katliamlara imza attığı için, İngiltere bu cani hakkında kırmızı bülten çıkarıp tutuklama kararı almıştı. Tabi bunlar hep sözde ve dosya içerisinde kaldı. Gün geldi terörist başı işgal rejiminin başbakanı oldu. Teröristler sözde devlet kuruyor, başlarına da yine teröristleri getiriyor. İşgalci İsrail için "Terör devleti" tanımı yerinde olsa gerek. Bu terörist eşkiyalar bizim asla kabul etmediğimiz fakat Batılı ülkeler ve Birleşmiş Milletler nezdinde devlet statüsüne kavuşunca da işgal ve katliamlarına kesintisiz bir şekilde devam ettiler ve hâlâ devam etmektedirler. Demek istediğimiz o ki, 1948, 1949, 1956, 1967 ve 1973 yıllarında yoğun çarpışmaların yaşandığı savaşlar olsa da, aslında düşük yoğunlukta sürdürülen savaş o gün bugündür kesintisiz olarak devam etmektedir. 1956 yılı dahil olmak üzere önceki savaşlara lojistik destek sağlayan ülke İngiltere idi. Sonraki savaşlarda bu misyonu ABD İngiltere'den devralmıştı. ABD bu konuda İngiltere gibi sinsi davranmıyor ve Siyonist işgalcilere aleni destekte bulunuyordu. Ama ne yazık ki, 1967 Savaş'ında Tel-Aviv'den kalkıp beş Arap ülkesini yoğun bombardımana tabi tutan uçakların pilotları ABD hava kuvvetlerine ait olması İslâm ümmetinin gözünü açmaya yetmemişti. Bildiğiniz üzere, o bombardımanlar esnasında Mısır hava kuvvetlerine ait 280 uçağı pistte imha etmişlerdi. Adına "Altı Gün Savaşı" denilen 1967 hezimetinde Mısır'ın Sina Yarımadası, Suriye'nin Golan Tepeleri, Ürdün'ün nehir bölgesi, Batı Şeria ve en önemlisi İslâm'ın Başkenti Kudüs işgal edilmiş ve beş Arap ülkesi zillet içerisinde bir yenilgi tatmıştı. Sözüm ona bu yenilgi zilletinin beraberinde getirdiği kin, nefret ve husumet, "işgalci İsrail o topraklardan kovulmadıkça asla bitmez" diye düşünülürken gün geldi söz konusu Arap ülkeleri (Suriye, Libya ve Lübnan hariç) hepsi Siyonist işgalcilerle barış masasına oturmak için sıraya girdiler. İşte asıl zillet, işte asıl ihanet budur. Bu konuda Allah Teâlâ'ya ve İslâm ümmetine ilk ihaneti yapan ülke Mısır oldu.

Camp David Sözleşmesi, olarak tarihe geçen ihanet anlaşması Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile, işgalci İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında, 12 gün süren gizli pazarlıkların ardından Camp David'de 17 Eylül 1978'de imzalanan ve ABD Başkanı Jimmy Carter'ın gözetiminde gerçekleşen bir sözleşmedir. Arap ülkelerinin hemen hemen hepsi bu sözleşmeye karşı gelmişti veya halklarından tepki almamak için öyle gözükmeye çalışıyorlardı.

Bu ihanetin bedelini hayatıyla ödeyen Enver Sedat, Arap liderlerine seslenerek, "Şimdi beni kınıyorsunuz ama bir gün gelecek sizler de tek tek İsrail ile barış masasına oturacaksınız" demişti. Nitekim de öyle oldu.

"Yüzyılın Anlaşması" adı altında ABD eski Başkanı Trump'ın gündeme getirip dayattığı zillet anlaşmasının altına imza atmak için (Sedat'ın dediği gibi) birçok Arap ülkesi sıraya girdi. İşin ironi tarafı bu süreçte Trump kısmen de olsa, rol icabı da olsa barış yanlısı diplomatik atraksiyonlar yapacağına; dur durak bilmeyen işgalci İsrail'i dizginliyormuş gibi bir hava oluşturacağına bunun tam tersi, yani aleni olarak "siz tıpış tıpış gelip barışa oturacaksınız ama biz işgal politikalarımızdan vazgeçmeyeceğiz" dercesine önce Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri'nin ilhakını açıkladı, ardından "Kudüs Siyonistlerin ebedi başkentir" dedi ve hemen akabinde zilleti yaşamayı seçen BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi aşağılık rejimleri masaya oturttu. Elbette, bu işin perde arkasında en büyük ihanete imza atan "aşağılık organizatör rejim" olarak Suud hanedanlığını görüyoruz. Bu alçaklığı tercih edenlere sormak lazım, "Bu aşağılık durum, bu ihanet nasıl 'normalleşme süreci' olarak tanımlanır?" Hem Allah Teâlâ'ya hem İslâm ümmetine en büyük ihaneti yapacaksınız, mazlum Filistin halkının onurlu mücadelesini yok sayacaksınız ve başta Hamas olmak üzere Filistin topraklarının bağımsızlığı için kanıyla, canıyla, enkaza çevrilen evleriyle, zeytin bahçelerinin talanı ile her Allah'ın günü bedel ödeyen bu halka, "gelin siz de silahı/mücadeleyi/direnişi bırakın, bizim gibi zilleti ve aşağılanmayı seçin" diyeceksiniz öyle mi?

Rezil kepazeler, aşağılık mahluklar bunu direnişin onurlu evlâtlarından beklemeyin.

Normalleşme demek, acımasız/Siyonist rejiimin katliamlarla, gaspla/işgalle üzerine çöreklendiği kutsal Filistin topraklarında her Allah'ın günü işlemeye devam ettiği tüm suçları, tüm kötülükleri kabul etmek ve o suçlara, o kötülüklere ortak olmak demektir.

Son söz olarak ifade etmek istediğimiz o ki; işgalci/katil Siyonistler ile barış masasına oturan Arap rejimleri bir Moritanya, bir Venezuela kadar olamadınız, size yazıklar olsun. Bu iki ülke de işgal rejimi ile  bütün diplomatik ilişkilerini kesmiş bulunmaktadırlar..

 

Yazarın Diğer Yazıları