Kurban Bayramı'nı bu yıl Lübnan'da geçirdim. Bir hafta boyunca, hayırseverlerimizin emanet ettiği kurbanları kesmek ve bağışlarını ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için çeşitli bölgeleri ziyaret ettik. Elhamdülillah, emanetleri sahiplerine ulaştırmanın huzurunu yaşadık. Ancak bu yolculuk, sadece bir yardım organizasyonundan ibaret değildi. Aynı zamanda savaşın, direnişin, sabrın ve umudun iç içe geçtiği bir coğrafyaya yakından tanıklık etme fırsatı sundu.
Beyrut'ta sabahın ilk ışıklarıyla birlikte duyulan ilk ses çoğu zaman kuşların değil, gökyüzünde dolaşan insansız hava araçlarının uğultusu oluyor. İsrail'e ait dronlar, adeta bölgenin değişmeyen bir gerçeği hâline gelmiş. Nerede bulunursanız bulununuz, başınızın üzerinde dolaşan o mekanik ses size sürekli olarak izlendiğinizi ve savaşın henüz sona ermediğini hatırlatıyor.
Kurban kesimi yaptığımız saatlerde meydana gelen nokta atışı saldırılar ve ardından yükselen patlama sesleri, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Bir tarafta bayram sevincini yaşamaya çalışan insanlar, diğer tarafta her an gelebilecek bir saldırının gölgesi... Patlamaların sesi ile dronların uğultusu birbirine karışırken, bölge halkının bütün bu şartlar altında günlük hayatını sürdürmeye çalışması gerçekten dikkat çekiciydi.
Lübnan'da bulunduğumuz süre boyunca birçok şehit ailesini ziyaret ettik. Her ziyaret, savaşın görünmeyen yüzünü biraz daha yakından görmemize vesile oldu. Katıldığımız bir cenaze merasiminde insanların sergilediği vakar ve metanet unutulacak gibi değildi. Acı büyüktü; ancak teslimiyet ve direniş ruhu daha büyüktü.
Ziyaret ettiğimiz ailelerden birinde bir baba, üç oğlunu şehit verdiğini anlattı. Dördüncü oğlundan ise 2024 yılından bu yana haber alamıyordu. Bu sözleri söylerken yüzündeki sabır ve tevekkül ifadesi, savaşın gerçek bedelini rakamların ve haber başlıklarının çok ötesinde anlatıyordu. Bu coğrafyada bazı insanlar, Kudüs'ün ve Mescid-i Aksa'nın özgürlüğü uğruna evlatlarını, yuvalarını ve hayatlarının en kıymetli değerlerini feda ediyorlar.
Güney Lübnan'dan ayrılmak zorunda kalan ve Beyrut'un Dahiye bölgesine sığınan binlerce insanın yaşadığı sıkıntılar da göz ardı edilemeyecek boyutta. Evlerini terk etmek zorunda kalan aileler ağır ekonomik şartlar altında yaşam mücadelesi veriyor. Hatta maddi imkânları bulunan bazı kişilerin bile çeşitli gerekçelerle ev kiralamakta zorlandıkları ifade ediliyor.
Buna rağmen dayanışma ruhu hâlâ ayakta. Direnişin sosyal kurumları, savaş mağdurlarını yalnız bırakmamaya çalışıyor. Evlerinden edilen aileler okullarda, mescitlerde ve uygun olan diğer mekânlarda misafir ediliyor. İmkânlar sınırlı olsa da insanlar birbirlerine sahip çıkmaya devam ediyor.
Türkiye'den gelen yardım kuruluşlarının desteğinin ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldığını görmek bizleri ayrıca memnun etti. Bununla birlikte, yardım faaliyetlerinin önünde çeşitli bürokratik engellerin bulunduğu da açıkça görülüyor. Beyrut'un bir bölgesinde, bir hayırseverin bağışladığı arsaya yaklaşık elli ailenin barınabileceği prefabrik evler kurulmak istenmesine rağmen, bu projeye çeşitli resmî engeller çıkarıldığı ifade edildi. Savaşın yıktığı hayatları yeniden inşa etmek bazen bombalardan değil, bürokratik duvarlardan dolayı zorlaşıyor.
Lübnan'dan ayrılırken zihnimde en çok yer eden şey, insanların yaşadığı bütün acılara rağmen umutlarını kaybetmemiş olmalarıydı. Dronların gölgesinde geçen günlere, patlama seslerine, yoksulluğa ve belirsizliğe rağmen hayat devam ediyor. Çocuklar oynuyor, aileler bir arada kalmaya çalışıyor, insanlar birbirlerine destek oluyor ve yarınlara dair umutlarını koruyorlar.
Belki de direnişin en güçlü tarafı tam da burada yatıyor: Bütün baskılara rağmen ayakta kalabilmek, bütün kayıplara rağmen umudu yaşatabilmek.
Rabbim Lübnan'da, Filistin'de ve dünyanın dört bir yanında zulüm altında yaşayan tüm mazlumların yardımcısı olsun. Onlara sabır, kuvvet ve selamet ihsan eylesin. Bayramların korkunun değil huzurun, savaşın değil kardeşliğin konuşulduğu günlere vesile olmasını nasip etsin. Vesselam