Tarih susmaz.
Tarih saklamaz.
Tarih, hakikati haykırır.
Hakikatin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.
Birlik varsa izzet vardır.
Ayrılık varsa zillet kaçınılmazdır.
Bu hakikatin en çarpıcı tecellilerinden biri, Osmanlı Devleti’nin son döneminde yükselen Cihad-ı Ekber çağrısıdır. Bu çağrı, sıradan bir savaş ilanı değil; ümmetin kaderini belirleyecek bir saflaşma çağrısıydı. Bir varlık-yokluk çizgisiydi. Ya birlikte ayağa kalkacak ya da parçalanarak tarihin karanlığına savrulacaktık.
1914 yılında Halife Sultan Mehmed Reşad’ın yaptığı bu çağrı, sınırları aşan bir davetti. Bu çağrı ırkı, dili, mezhebi ve coğrafyayı geride bırakan, tek bir ümmet bilincine seslenen bir çağrıydı. Ancak bu çağrıya verilen cevap ne yazık ki yekvücut olmadı/olamadı.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Kürtler, Şii Araplar ve az da olsa Sünni Araplar bu çağrıya uyarak emperyalist güçlere karşı Osmanlı saflarında yer aldılar. Çanakkale’de, Kafkasya’da, Ortadoğu cephelerinde omuz omuza direnen bu insanlar, ümmet bilincinin hâlâ diri olduğunun en açık göstergesiydi.
Fakat aynı anda başka bir tablo da vardı.
Kimi tereddüt etti.
Kimi aldatıldı.
Kimi ise emperyalistlerin vaatlerine kapıldı.
İngiltere başta olmak üzere dönemin sömürgeci güçleri, yalnızca silah kullanmadı; zihinleri hedef aldı. Altınlar, bağımsızlık vaatleri ve sahte umutlarla bazı topluluklar kandırıldı. Lawrence gibi ajanlar, sadece birer istihbarat elemanı değil; aynı zamanda birer fitne mimarı olarak sahaya sürüldü.
Bu süreçte yaşananlar, basit bir “ihanet” söylemiyle açıklanamayacak kadar derindir. Çünkü ortada çok katmanlı bir kuşatma vardı: propaganda, psikolojik harp, kültürel çözülme ve stratejik manipülasyon…
Ve sonuç:
Koca bir medeniyet parçalandı.
Haritalar cetvelle çizildi.
Kardeşlik bağları koparıldı.
Aynı kıbleye yönelenler, birbirine yabancı hâle getirildi.
Bu parçalanmanın etkileri sadece geçmişte kalmadı. Bugün hâlâ o kırılmanın sancıları yaşanmaktadır. Ortadoğu’nun kanayan yaraları, yapay sınırlar, bitmeyen çatışmalar ve sürekli körüklenen ayrılıklar… Hepsi o dönemin mirasıdır.
Bugün sahne yeniden oynanıyor, değişen sadece aktörlerin isimleridir.
Ama oyun aynıdır: Böl, parçala, yönet.
Bugün İran’da, Lübnan’da, Gazze’de verilen mücadeleler; sadece yerel çatışmalar değil, aynı zamanda bir duruşun ifadesidir. Bu mücadeleler, tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi, izzetin korunması ve bağımsızlığın savunulması anlamı taşımaktadır.
Bu noktada asıl soru şudur:
Ümmet bugün hangi safta duracaktır?
Cihad-ı Ekber çağrısı, geçmişte kalmış bir hatıra değildir. O çağrı, her çağın imtihanı olarak hâlâ canlıdır. Çünkü mesele yalnızca silahlı mücadele değildir.
Mesele bir duruştur.
Mesele bir bilinçtir.
Mesele safını bilmektir.
Tarihten ders alınmazsa tarih tekerrür edecektir. Tarih bize birlik dersi vermektedir.
Tarih bize tek bir cümleyle ders verir:
Birlik olursan kazanırsın, bölünürsen kaybedersin.
Unutulmamalıdır ki; birlik olmadan dirlik olmaz.
Parçalanmış bir ümmet, başkalarının sahasında figüran olmaya mahkûmdur.
Ama birleşmiş bir ümmet, tarihin akışını değiştirecek güce sahiptir.
Ve tarih, bir kez daha yazılmayı beklemektedir…
Vesselam