Kudüs Meselesi ve Körfezin İhaneti

Merve Soydaş 22.5.2020 18:38:28
Filistin davası ve Kudüs Sorunu bir ırka, millete, dine, mezhebe ya da herhangi bir coğrafyaya ait bir mücadele değil, dünyanın kurulduğu günden bu yana süregelen hak ile batılın kavgasının devamıdır.

İmam Humeyni’nin biz Müslümanlara hediye ettiği Dünya Kudüs Günü de,  bu çerçeveden baktığımızda sadece Filistin ve Kudüs’le sınırlı bir dava değil, tüm aidiyetleri aşmış, toprak ve coğrafya üstü bir mücadelenin sembolüdür. 

Dünya  Kudüs Günü’nün ilanı, Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın, sessiz bir şekilde yağmalanan ve işgal edilen toprakların kurtarılması yönünde, küresel düzeyde atılmış ilk etkili adım olması bakımından çok önemlidir.

Buna karşın yıllardır Filistin davasının savunucuları olarak kendini gösteren Körfezli Arap ülkeleriyse, işgalci İsrail’le normalleşme sürecine girerek Filistin’i ve Kudüs’ü terk etmiştir. Aslında bu adımlara normalleşme değil alenileşme adımları diyebiliriz.

Çünkü İsrail, tüm dünyanın gözünün içine baka baka Filistinlilerin topraklarını çalıp, yasadışı yerleşim bölgeleri kurmanın peşindeyken, Araplar ise önce İsrail’le ılımlı ilişkiler kurdu, daha sonra Yüzyılın Anlaşmasına verdikleri maddi ve manevi büyük destekle Filistin davasını terk ettiklerini ilan ettiler. Yani aslında bu malumun ilanı oldu.


Amerika ve İsrail liderlerinin Beyaz Saray'dan tüm dünyaya ilan ettiği Kudüs'ü işgal planı karşısında Körfez ülkelerinin yaklaşımı, aslında bu konuyu yakından takip edenler için şaşırtıcı olmadı. Çünkü biz bugüne kadar hiçbir zaman Suudi rejimi ile Siyonist rejim arasında kötü bir durum ya da çekişmeye şahit olmadık. Bu yüzden şimdi gelinen sürece de şaşırmıyor, sadece gizli kapaklı, kulisler ardında yürütülen yasak ilişkilerin, artık açık bir boyuta taşındığını biliyoruz.

Suudi yönetimi, bu işi bir adım daha ileri taşıyarak, Arap toplumunu bu ilişkilerin alenileşmesine hazırlama ve alıştırma çalışmalarına başladı. Bunun için medyanın gücünü kullanarak işe başladı. Küresel politikalarını yönlendirirken kullandığı dev medya imparatorluğunu Suudi Arabistan bugün kendi kamuoyunu yönlendirmek için kullanıyor. Bu yolda televizyon programları ve dizileri propaganda aracı olarak kullanarak, normalleşmeyi hoş karşılayan projelerle kitlesel düşünce yapılarını değiştirmeye çalışıyor.

Bu açıdan baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Körfez ülkeleri ile İsrail işgal rejimi arasında normal olmayan bir ilişki yoktur. Bununla paralel olarak, bugün siyasi arenada etkili bir Arap varlığı da yoktur. Hatta Amerika’nın şemsiyesi altında toplanan Körfez rejimlerinin ciddi bir iradesi bile yoktur. İsrail’in Yüzyılın Anlaşması yoluyla Filistin’in, yani Arapların topraklarını,
Körfez ülkelerinin yani yine Arapların parasıyla satın alması, bu irade yokluğunun en iyi göstergelerinden biridir.

Nitekim Arapların toprakları, kaynakları ve egemenlikleri, aslına bakarsanız bugün Amerika’nın hegemonyası altındadır. Suudi Arabistan bunun bedeli olarak irade kabiliyetini ve varlığının gerekçesini kaybetmektedir. Aynı şekilde diğer Arap ülkeleri de, başta Amerika olmak üzere yabancı güçlerin koruması altındadır. Daha da kötüsü, Amerika’nın sömürge planlarını uygulayabilmesi için koşulsuz destek sağlamaktadırlar.

Geçtiğimiz dönemlerde, Araplarla İsrail arasındaki normalleşmenin ilk adımları olarak İsrailli yetkililerin körfez ülkelerine yaptığı ziyaretler de, bölgenin dinamiklerinde önemli bir değişim olduğunu göstermişti bize. Bu ziyaretleri Arap basının bir kısmı utanç verici olarak nitelerken, bir diğer kısmı ise memnuniyetle karşıladı. Bu da bahsettiğimiz değişen dinamiklerin işretidir.

Öte yandan, Madalyonun diğer yüzüne bakacak olursak, İran’ın bölgedeki nüfuzu, etkinliği ve gücünü artırmasını kendine tehdit olarak algılayan Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin, İran’a karşı çıkarları birleşen İsrail ve Amerika ile daha da yakınlaştığını görüyoruz. Yani, Müslüman İran’a karşı güçlenmek ve İran’ı bölgedeki politikalarından caydırmak amacıyla gövde gösterisi yapmak için, Siyonizm’in ve emperyalizmin merhametine sığındılar.

Konuyu bu boyutta ele aldığımızda İran’a yönelik düşmanlık ve ambargoların altındaki en önemli sebeplerden birinin, İran’ın Kudüs davasına verdiği destek olduğunu biliyoruz.

İran İslam Cumhuriyeti kurulduğu ilk günden bu yana Filistinlilere sahip çıkmış ve ilk kıblemizin işgalden kurtulması için bedel ödemiştir.

Dikkat ederseniz, bugün gelinen noktada İsrail ile normalleşmeye karşı olduklarını söyleyen Arap gazeteciler bile, İran’ın bölgede oluşturduğu denklemleri bozmanın İsrail ile işbirliği olmaksızın mümkün olmadığını söylüyor.

İşte tam olarak bu noktada, işgalci İsrail ile işbirliğinin önündeki en büyük engel olan Filistin davası, kangren olmuş bir organ gibi kesilip atıldı. Araplar, Filistin ve Kudüs’e ihanet ettiler. İran’a karşı olan nefretleri, onları İsrail ile ortak çıkarı için bir araya getirerek bu ihanete sürükledi.

Sonuçta ortaya şöyle bir tablo çıktı:  Amerika ile İsrail bugün bölgesel düzeyde Körfez ülkelerinin güvenlik ihtiyaçlarını karşılıyor. Oldubittiye getirerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ettiler, bu koruma karşılığında Körfez Arap ülkeleri ise Yüzyılın anlaşmasına verdikleri destekle bu işgali meşrulaştırmaya çalışıyor.

Gel gelelim ki, Körfez’in bugün Amerika ve İsrail’in nazarında kabul görmek için Filistin davasına karşı girdiği ihanet, ne Filistin’in ne de Kudüs’ün kaderini değiştirebilir. Kudüs Müslümanların kırmızıçizgisidir ve günlük çıkarların çok daha ötesinde ilahi bir boyuta sahiptir.

Yani özetle, Arap ülkeleri bir biri ardına Siyonist rejimle uzlaşırken ve Filistin davası dünya genelinde önemini yitirmeye yüz tutarken, rahmetli İmam Humeyni, Ramazan’ın son Cuma gününü Kudüs günü ilan ederek bu davayı diriltmiştir.

İmam Humeyni, “Kudüs günü sırf Filistin günü değil, Süper güçlere  artık İslami topraklarda ilerleyemeyeceklerini göstermek günüdür” Diyerek bizim önümüzde çok önemli bir yol açmıştır.

Bu anlamda dünya Kudüs günü aslında dünya Müslüman halklarının emperyalizme, köleliğe, ezilmeye başkaldırı günüdür.

Ben inanıyorum ki, eğer bugün biz Müslümanlar olarak vahdet çatısı altında birleşebilirsek ve İslam’ın güçlü köklerine sarılırsak düşman geri adım atmak zorunda kalacaktır. Kudüs ve Mescid-i Aksa’yı korumanın yegâne yolu, vahdet ve direniştir.

Kudüs gününü bizlere armağan eden İmam Humeyni, bu günde bütün Müslümanların mazlum Filistin halkını savunmasını ve işgalci İsrail'i lanetlemesini bizlere vasiyet etti. Bu meşaleyi teslim alan bizler de Kudüs özgürleşene kadar, bu günü canlı tutmakla sorumluyuz.