Ey Ali

Ali Kıran 13.5.2020 05:02:06
Ey Ali,

Sen Resulullah’ın (saa) nefsi mertebesindesin. Mübahale günü Resulullah (saa) seni kendisi ile mübahaleye götürmüş ve bu gerçek açıkça ortaya çıkmıştı. (Al-i İmran:61)  Yani müminlere Resulullah (saa) ile ilgili olarak ne emredilmiş ise, onlar senin için de geçerlidir. Ve bunun için Resulullah (saa) buyurmuştur ki; “Ya Ali, Harun Musa’ya ne menzilde ise, sen de bana o menzildesin. Ancak benden sonra peygamber yoktur” … Ve yine bunun için buyurmuştur ki; “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.” (Tirmizi, Menakıb,19; İbn Mace, Mukaddime,11; İbn Hanbel, 1/84,118, 119)

Allah, seni müminlere veli kılmış ve buyurmuştur ki; “Sizin veliniz Allah, Resulü, namaz kılan ve rükuda iken zekat veren müminlerdir” (Maide:55). Resulullah’ın (saa) mescidine gelip sadaka isteyen, ancak kimseden yüz bulamayınca Allah’a şikayet eden dilencinin, o sırada namazda rüku halinde olan senin işaretinle parmağındaki yüzüğü sadaka olarak alması üzerine inmişti bu ayet. Resulullah (saa), büyük bir sevinçle duyurmuştu Müslümanlara bunu… Evet, rüku halinde zekat veren öncekilerden ve sonrakilerden sadece sendin… Zaten, rüku halinde zekat vermeyi emreden, öven, tavsiye eden, uyaran hiçbir hükmün, işaretin, hadisin olmayışı da buna şahittir… Ve bu ayet, sadece “rüku halinde zekat veren ilk ve tek kimse olan” senin velayetinin belgesidir…

Sen, hem o zekatı (sadakayı) verirken namazda rüku halindeydin, hem de her anın rüku hali idi… Allah’a ve O’nun Resulüne (saa) teslimiyetin zirvesiydin sen…

Sen, hayatının hiçbir anında Resulullah’a (saa) itaatsizlik etmedin. Bir an dahi!... Sen “Resulullah’a itaat, Allah’a itaattir (Nisa:80) ayetine imanın zirvesindeydin, bütün Kur’an ayetlerine olduğu gibi… Ne O’nun yaptıkları için bir an şüpheye düştün, ne de O’na karşı kalbinden dahi bir kınama düşüncesi geçirdin. Çocuk olduğun zamanlarda da bu durumun aynıydı… Çünkü sen imanın en üst mertebesindeydin… Halbuki yıllardır O’nun yanında olup da, O’nu yüzüne karşı, hem de inciten sözlerle kınayanlar, sonraları imanda senden öne geçirilecek, sana “veli” olmaya kalkışacaklardı…

Sen, Resulullah’ı (saa), her an kendi nefsinden daha öncelikli bildin. Zaten bu, bütün inananlara Kur’an’ın emriydi (Ahzab:6). Hicret gecesi, Resulullah’ın (saa) yatağına yatarken, müşrikler seni Resulullah (saa) sanıp her an öldürebilirlerdi. Ama sen, Resulullah’ın (saa) bu isteğini, bir an dahi tereddüt etmeden kabul ettin ve şöyle dedin: “Gözüm, kulağım ve kalbim size feda olsun, size emir olunanı yerine getirin. Bana yardımcınız olarak her ne isterseniz emredin. Sizin emrettiğiniz gibi yatağa uzanıyorum ve başarı sadece Allah tarafındandır”. Bunun üzerine Yüce Allah seni şöyle övdü: “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir." (Bakara - 207)… Ve o gün, İslam tarihinde “Leylet’ul Mebit” diye meşhur oldu…

Ve yine Uhud’da,  düşmanın şiddetli saldırılarına karşı Müslümanlar ölüm korkusu ile sağa sola kaçışırken, sen bir an dahi Resulullah’ı (saa) terk etmeyi düşünmedin. Bir an dahi onu korumaktan vazgeçmedin. Canını ona siper ediyor, döne döne savaşıyordun. Kimileri ise “Muhammed öldü” zannıyla firar ediyor ve şu ilahi ikaza muhatap oluyorlardı: “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.(Al-i İmran:144)

Hendek savaşında da, ölüm kokusu her yana sindiğinde, meşhur savaşçı Amr.b. Abduved savaşacak mübariz istediğinde, Resulullah’ın (saa) “yok mu bir savaşçı” çağrısı için sessizliğe bürünmüş İslam ordusundan bir tek sen atılmıştın meydana… Ve Resulullah (saa) seni “mücessem iman” olarak tanıtacak ve buyuracaktı ki: “Ali’nin Hendek günü bir kılıç vuruşu, kıyamete kadar bütün insan ve cinlerin ibadetlerinden daha üstündür”… Hakeza Hayber’de de “sancağı öyle birisine vereceğim ki, O Allah’ı ve Resulünü (saa), Allah ve Resulü (saa) de da onu sever” buyurarak sancağı sana verecekti…

Sen her zaman Resulullah’ın (saa) yardımcısı ve muhafızıydın. Bunu Kur’an şöyle ifşa ediyor: “… Eğer peygambere eziyet ederseniz, bilin ki O’nun yardımcısı Allah’tır, Cebrail’dir ve Müminlerin Salihidir. Bundan sonra da bütün meleklerdir”. (Tahrim:4) Bu ayetteki “Müminlerin Salihi, senden başkası değildir. Ama bunun sen olduğunu gizlemek isteyenler, ayette geçen ve tekil olarak bir kişiyi işaret eden “müminlerin salihi” ibaresini, “Salih müminler” olarak tefsir edecek ve bu şekilde de manalandıracaklardı…

Resulullah (saa) senin ilmi dereceni “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır” diye tanıtmış ve Kur’an da şu ayet ile buna şahitlik etmişti: “Kâfirler, “sen peygamber değilsin” derler; de ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve ya­nında kitabın ilmi olan yeter“(Rad:43)… Burada da yanında kitabın ilmi bulunan kişi sensin.  Ama bu gerçeği kabul etmeyenler, yine “yanında kitabın ilmi olan” ibaresinde tekil zamir kullanılarak bir tek kişi kastedilmişken, bunu “yanında kitabın ilmi olanlar” diye tefsir ve mana etmişlerdir.

Halbuki güneş balçıkla sıvanır mı?
Ve sen kendin, bu konuyu “sorun bana beni kaybetmeden” diye vurgulamıştın…
Ama heyhat!...

İlim şehrinin kapısını suskunluğa mahkum ettiler… Susturdular yanında kitabın ilmi olanı… Halbuki, Hz. Süleyman’a (as) Saba melikesi Belkıs’ın tahtını bir göz kırpmasından daha kısa sürede getiren kişinin yanında sadece  “kitaptan bir ilim” vardı. (Neml:40)… Sen ise “yanında kitabın ilmi” olan idin…

Ve sen, öyle yalnız kaldın ki, kuyularla dertleşir oldun. Sessiz bir feryat saldın aleme… Senin o sessiz feryadın hala yankılanıp durmada… Ama duyacak kulaklar ne de az…

Allah ve Resulü (saa), senin sevgini, risaletin bedeli olarak tanıtmış ve Müslümanlardan bunu istemişlerdi. (Şura:23) Yani seni sevmek farzdı… Yani sana düşman olmak, Kur’an’ın emrine karşı gelmekti… Sen Resul’ün (saa) Ehli Beyt’indendin… Ama sana on yıllarca mimberlerden -haşa- lanet okumaktan çekinmediler…

Ve sen, kırgın, küskün ve yaralı bir kalp ile veda ettin bu dünyaya… O aşağıların en aşağısı İbn-i Mülcem, zehirli kılıcını mübarek başına indirdiğinde, bu yüzden haykırdın ve buyurdun ki; “Kabe’nin rabbine and olsun ki, kurtuldum”…

Mazlum kimdir?

Hakkı elinden alınmış, zulme uğramış herkes mazlumdur. Ama her mazlum, güçsüzlüğünden dolayı zulme uğramaz. Bazen, hakkını söke söke alabilecek güce sahip olsa dahi, sırf bazı değerleri, bazı önemli gördüğü şeyleri korumak için hakkının elinden alınmasına ses çıkarmaz mazlum olan… Mazlumiyetin en ağırı da bu olsa gerek…

Tarihte mutlaka bu tür mazlum olmuş insanlar vardır. Ama acaba senden daha çok bu şekilde zulme uğrayan başka birisi var mıdır?

Ey Ali, ey gönül sultanı!...

Seni sevmek, seni veli bilmek, imam bilmek ve seni kılavuz olarak seçip buyruklarına sarılmak Allah’ın en büyük lütfudur… Ne olur bize de bir nazar et… Tut ellerimizden… Sen Allah ve Resulü (saa) yanında aziz olansın… Sen hidayet eden ve yol gösterensin… Sen bizim imamımızsın… Bizi takipçilerinden say ve ayağımızın kaymasına izin verme…

Sana selam olsun…