Fransa’da İslamofobinin Anatomisi

Sinan Baykent 26.10.2020 13:58:11
Hem Fransa hem de Avrupa, bütün insanlığı etkileyebilecek yeni bir küresel trajediye sebebiyet vermek ve hâlihazırdaki canlı kültürel çatışma dinamiğini daha da körüklemek istemiyorsa, meselelerin kök-sebeplerine inmek zorundadır.
 

Modern tarih zaviyesinden bakıldığında Fransa’da İslâm düşmanı bir damar daima olagelmiştir. Ne var ki bu damar, kendi içinde birtakım farklı eğilimlere bölünmüş ve zamanla yepyeni iç parçalanmalar tecrübe etmiştir.

Kadim Fransız İslamofobisi, bilhassa sömürgeleştirme evrelerinde, klâsik “medeniyet taşıyıcısı beyaz Hristiyan adam” perspektifinden ele alınmış ve dahi pratiğe aktarılmıştır.

Dolayısıyla bu dönemlerde içselleştirilen pozisyon aslında Batı âleminde Amerika’nın “keşfiyle” birlikte billurlaşan “öteki eşittir alt-varlık” denkleminden süzülüp gelen sözde bir “alt-varlığı ehlileştirme/medenîleştirme” misyonunun ihtiva ettiği genel anlayışla birebir örtüşür.

Tam bu noktada liberal kuramın “kurucu babalarından” addedilen 19’uncu yüzyıl Fransız aristokrasisine mensup Alexis de Tocqueville’in De le colonie en Algérie (“Cezayir’de Sömürge Üzerine”) başlıklı eserine göz gezdirmenin fayda sağlayacağına inanıyorum.

Dahası Tocqueville figürü kitapları, yazışmaları ve söylemleriyle bir bütün olarak çağdaş alla franca İslamofobinin en semptomatik dürtülerini anlamlandırmak açısından fevkalade belirleyicidir.

Belirleyiciliğin bir diğer ve belki de en önemli izdüşümü ise geride bıraktığı düşünsel mirasın yakın tarihteki somut etkileriyle alakalıdır.

De Gaulle’e göre Fransız kimdir?

Fransa’nın “çimentolarından” Charles De Gaulle’ün basına kapalı bir görüşmede sarf ettiği sözleri, yıllar sonra vaktiyle kendisinin Eğitim Bakanı olan Alain Peyrefitte C’était De Gaulle (“Bir De Gaulle geçti”) adlı kitabında kamuoyuna açıklamıştır. General De Gaulle şöyle der:

“Sarı, siyah, kahverengi Fransızların olması çok hoş. (…) Elbette azınlık olarak kalmaları şartıyla. Aksi takdirde Fransa, ‘Fransa’ olma özelliğini yitirir. Zira biz her şeyden evvel Yunan ve Latin kültüründen gelen ve Hristiyan inancına bağlı beyaz ırklı bir Avrupa ulusuyuz. Birbirimize hikâye anlatmayalım! Siz Müslümanları gördünüz mü? Sarıklarına, entarilerine baktınız mı? Fransız olmadıkları çok açık!”

Şüphesiz ki De Gaulle aslında burada bir “ulus” tanımı yapıyor. Başka bir deyişle, Fransa’nın vücuda getirmesini istediği baskın kültürel karakteri ve bu karaktere istikamet tayin edecek politik hattı kendince açımlıyor.

Doğrusu, bu tarif normal şartlarda tamamıyla Fransa’nın kendi ulusal koşullarına aitmiş gibi irdelenebilirdi.

Sorunun kökeninde ne yatıyor?

Oysa bugün mimarisini tepeden tırnağa bizzat De Gaulle’ün nakışladığı ve 1958 yılında yine De Gaulle’ün öncülüğünde ilân edilen Beşinci Cumhuriyet’in egemenliğindeki Fransız devletinin ana karasında – yapılan en güncel tahminlere göre – sayısı yaklaşık 6-7 milyon civarında seyreden bir Müslüman nüfus yaşıyor ki, bu sayı Fransa’nın toplam nüfusuna oranla yüzde 10’a tekabül ediyor. Gerçekte sorunlar silsilesi de işte burada başlıyor.

Birinci Dünya Savaşı’nda 100 bini aşkın Mağrip kökenli insan ya bilfiil asker olarak ya da cephe arkasında Fransa için savaştı. İkinci Dünya Savaşı esnasında hem De Gaulle’cü direnişçilerin hem de Philippe Pétain önderliğindeki Vichy rejiminin yanında – son tahlilde öyle ya da böyle Fransa’nın yanında – yer alan çok fazla Müslüman oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımının ardından doğan işgücü boşluğunu doldurmak maksadıyla Fransa 300 bin küsur işçiye çağrı yaptığında, 90 binden fazla Mağripli yine Paris’in talebine uydu.

Resmî girişlere eşlik eden gayrı-resmî (ve gayrı-nizamî) girişlerle birlikte, 1970’li yılların sonlarında Fransa’daki toplam Mağripli nüfusu 1 milyon 300 bin bandına ulaşmıştı. Her ne kadar gayrı-nizamî girişler yıllar geçtikçe çoğalmışsa da Fransız devleti muhtelif hükûmetleri eliyle söz konusu kişi ve ailelere önce oturum izni çıkarmış, tedricen de vatandaşlık vermiştir.

Elbette bu işlemler zinciri yalnızca bir dönem Fransa’nın “arka bahçesi” sayılan Mağrip özelinde kalmamış ve ülkeye gerek davet edilen gerekse de kendi iradesiyle şu veya bu şekilde gelen onlarca farklı kökenden Müslümanları da (Türkler, Kürtler, Ortadoğu Arapları, Farslar, Afganlar, Çeçenler vb.) kapsamıştır.

Fransa’nın yeni proleter kuvveti: Müslümanlar

Batı Avrupa’nın bütün bileşenleri gibi Fransa da aslında işgücü ithalatı kanalıyla aslında yepyeni bir proletarya, bir proleter kuvvet teşkil edecekti – ki öyle de oldu.

1950’li yıllarda Fransa’da tarımla uğraşan nüfusun toplam çalışan kesimdeki oranı yüzde 30 civarındaydı. İlaveten kentleşme oranı da %50 küsurlarda geziyordu.

Hâl böyle olunca ithal edilen işgücü, İkinci Dünya Savaşı esnasında erimeye yüz tutan kentli proletaryanın kaybedilen porsiyonunun yerini aldı.

Metropollerin sınırlarında konumlandırılan Fransa’daki toplu konutlara (HLM- (Habitation à loyer modéré yani “düşük kiralı konutlar”) doldurulan ithal proletaryayla ilgili aslında 1980’li yılların ortalarına değin kayda değer, ciddi veya dramatik bir sorun idrâk edilmedi.

Fransızların 30 Şanlı Yıl (Les Trente Glorieuses) şeklinde özetledikleri 1946-1975 aralığı ekonomik büyümenin, istikrarlı kalkınmanın ve toplumsal tabana yayılan refahın simgesiydi.

1960 yılında yüzde 61 olan kentli nüfusun oranı 1975 yılında yüzde 72’ye tırmanmıştı bile. Fransız toplumunun tarımcı kesimi gözle görülür bir biçimde azalırken, kentleşme hareketi de aynı nispette ivme kazanıyordu.

Oysa 1970’lerin ortalarından itibaren tetiklenen durgunluk ve ardı ardına patlayan ekonomik krizler Batı’da hem kitlesel işsizliği artırmış hem de artan işsizlikle birlikte emek sınıflarının içindeki rekabeti de kamçılamıştır.

Burada bir hususun altını çizmenin hayatî önemi haizdir: Fransız milliyetçiliğinin yürütücü odağı ve en önemli temsil makamlarından birisi olan Jean-Marie Le Pen’in Ulusal Cephe’sinin (Front National) kuruluşu bu tarihlere (1972) denk düşer.

Ulusal Cephe’nin kuruluşu önemlidir zira her ne kadar başlangıçta partinin dayandığı sosyal omurga çoğunlukla alt-orta gelirli kitle ile köylülük idiyse de söz konusu profil zaman geçtikçe yadsınamaz ölçülerde proleterleşmiş ve aşağıda tahlilini yapacağımız sosyolojik dönüşüme endekslenmiştir ki, Fransa’daki İslamofobinin gelişiminde bu dönüşümün büyük bir payı vardır.

İslamofobi nasıl büyüdü ve yaygınlaştı?

1970’lerin sonlarına doğru fidelikleri oluşturulan “proletarya-içi mücadele”, sosyalist François Mitterand’ın iktidar olduğu yıllardan (1981- 1995) itibaren iyiden iyiye kristalize olma safhasına geçti. Öyle ki, gazeteci Thomas Deltombe 2005 yılında yayımladığı “Hayalî İslâm: 1975-2005 yılları arasında Fransa’da İslamofobinin medyatik inşası” (L’Islam imaginaire: la construction médiatique de l’islamophobie en France, 1975-2005) başlıklı eserinde Le Nouvel Observateur dergisinin patronu Jean Daniel’in 1980’lerde sosyalist iktidara yönelik dillendirdiği şu sözlerini hatırlatır:

“Sosyalist hükûmet ne yazık ki hem Fransa’da hem de Avrupa’da özellikle halkın emekçi kesimlerinde rağbet görmeye başlayan utanmaz ve bulanık anti-İslâm hissiyatı beslemektedir.”

Gerçekten de 1980’li yıllar hem Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Ronald Reagan hem de Birleşik Krallık’ta Margaret Thatcher’la neo-liberalizm motorunun tam devir çalıştırıldığı ve hatta şahikalara ulaştığı yıllardı.

Fransa’da da Mitterrand, o yılların Başbakanı Jacques Chirac’la “mecburen” omuz omuza vermek suretiyle ekonomide liberalleşmeyi (bilhassa 1986 yılından itibaren) temin etmiştir.

Neo-liberal politikaların uygulanması ve Fransız kimliğinde ayrışma

Neo-liberal politikaların şaha kaldırılması işsizliği de beraberinde sürüklerken, 1990’larda çalışanlar arasında, hususen de proletarya sınıfı dâhilinde yerli (Fransız milliyetçileri bu kategoriye Français de souche yani “kökten Fransız” diyorlar) Fransızlarla “yabancı” (yine Fransız milliyetçileri bu kategoriye Français de papier yani “kâğıt/evrak üzerinde Fransız” yakıştırmasını uygun buluyorlar) Fransızlar arasında bir ayrım özümsenmeye başlanmıştır.

Ne ilginçtir ki, Ulusal Cephe’nin oy deposundaki muazzam genişleme ve tabandaki kitlesel proleterleşme de bu yıllarda vuku bulur. 1973-1981 arası yüzde 1’i dahi aşamayan parti, 1986-1993 arası evvelâ yüzde 10’lara yükselmiş, sonra da sırasıyla yüzde 15 ve 20’lere oturmuştur. Bugün ise bu seviye yüzde 25’e tırmanmış vaziyettedir.

Ulusal Cephe’nin güçlenmesinin nedenleri

Yanlış anlaşılmasın; 2000’lerde Ulusal Cephe’nin (ve bugün Rassemblement National yani Ulusal Birlik’in) sivrilmesinin kaynağında Fransız ahalisinin “milliyetçileşmesi” yoktur.

Etkenlerin birincisi ve belki de en yakıcısı konvansiyonel işçi sınıfının yanı sıra aileleri 1960’lara kadar tarımla uğraşan, sonraları kentlere akın eden ve fakat refah dağıtımından yeterince pay alamayan, dolayısıyla da güvencesiz/geleceksiz işlerde düşük ücretlere çalışmaya mahkûm edilen bir sosyal topluluğun yürüttüğü ekmek kavgasında Müslüman kimlikli emekçileri “külfet” ve “rakip” görerek sınıfsal şovenizmini siyasallaştırmasıdır.

İkinci etken ise – birincisiyle doğrudan bağdaşık olarak – İngiliz iktisatçı Guy Standing’in “prekarya” şeklinde tabir ettiği bu “yeni” sınıfın gitgide tombullaşması, kalabalıklaşmasıdır.

Irkçılığın merkezileştirilmesi

Bu durum da hem Fransa’daki milliyetçi (bugün itibariyle “sağ-popülist” demek daha doğrudur zira eski milliyetçi sürümlerde bu denli bir İslâm düşmanlığı kesinlikle yoktu, hatta Jean-Marie Le Pen merhum Necmettin Erbakan’la görüşmüştü) siyasetin – doğal olarak – şişmesine hem de Nicolas Sarkozy ve Emmanuel Macron gibi “merkezde” mevzilenen siyasetçilerin de tasvir edilen sosyolojik manzara karşısında “ırkçılığı merkezleştirme” acizliğine düşmelerine yol açmaktadır.

1970’lerden bu yana ilmek ilmek örülen ve “geliyorum” diye adeta bağıran, bugün zirveyi gören sosyal basınç hangi etnik aidiyetten gelirse gelsin, vatandaş olsun-olmasın Fransa’da yaşayan Müslümanları her basamakta biraz daha tecrit ediyor ve elbette İslamofobik projeksiyonu marjinal alandan söküp meşru kurumsal alana yansıtıyor.

2005 yılında Sarkozy’nin İçişleri Bakanlığı sırasında cereyan eden “banliyöler kalkışması” bu anlamda ulusal bünyeden dışlanan, fırsat eşitliği imkânlarından soyutlanan, işe alınmayan, HLM gettolarında içe kapanmaya zorlanan, uyuşturucu batağına çekilen, velhâsıl vatandaş olsa bile kendilerine “ikinci sınıf” vasfı dayatılan gençlerin şiddetli bir tepkisiydi.

2005’te 14-15 yaşlarında olan bu çocukların bazıları (en radikalleri), 10 yıl sonra bu defa 25-26 yaşlarındayken hınçlarının potansiyel bir dışavurum aracı olarak terör örgütü DAEŞ’in vahşi eylemlerine rastladılar. Bu anlamda Fransa’nın terör örgütü DAEŞ’in en çok militan devşirdiği ve en çok kanlı eylem yaptığı Avrupa ülkesi olması boşuna değildir.

Katil terörizm ile “değerlerinde buharlaşma” seçenekleri arasında kalmak

Sarmallar birbirini izledi ve neticede ortaya karşılıklı bir çatışma zemini çıktı.

Bir tarafta Fransa’nın yerleşik seçkinleri ile siyasetçi kastı içinde Sarı Yelekliler eylemlerinde çok çarpıcı bir biçimde müşahede edildiği üzere kendilerini de silip süpürebilecek 1789-vârî yeni bir halk öfkesine muhatap olmamak adına prekaryanın Fransa özelinde ırkçılık-İslamofobi de içeren siyasal tutumunu hem sağdan hem de soldan pekiştirenler var.

Diğer bir tarafta ise işbu aleyhte konsolidasyon hâlinden mustarip olan ve kabaca özetlemek gerekirse katil terörizm ile “değerlerinde buharlaşma” gibi ikisi de birbirinden insanlık-dışı seçenekler arasında bırakılanlar var.

Bu işin sonu gerçekten de hayra alamet değildir. Değildir zira varılan aşamada bugün Fransa’da Michel Onfray-Éric Zemmour gibi filozoflar ile Pierre De Villiers gibi emekli askerler başta olmak üzere pek çok kanaat önderi katıldıkları televizyon programlarında, yazdıkları makalelerde ve kitaplarda açıkça bir “iç savaş” perspektifinden bahsediyorlar.

Irkçılığı statükolaştırmak ve terör örgütlerine alan açmak

Fransa ile Avrupa’nın diğer ilgili devletleri tatbik ettikleri kültürel politikalar ve inkâr ettikleri meselelerin “çıkış noktası” mahiyetindeki sosyal faktörleri sebebiyle maalesef hem kendi içlerinde İslâm düşmanlığı ve buna bağlı ırkçılık sürümlerini statükolaştırıyorlar hem de DAEŞ vb. sapık-sapkın terör örgütlerinin eleman ihtiyacının önemli bir bölümünü kendi elleriyle karşılıyorlar.

Son kertede denilebilir ki hem Fransa hem de Avrupa bütün insanlığı etkileyebilecek yeni bir küresel trajediye sebebiyet vermek ve hâlihazırdaki canlı kültürel çatışma dinamiğini daha da körüklemek istemiyorsa şayet, o hâlde meselelerin kök-sebeplerine inmek zorundadır.

Kök-sebeplerin en cüsselisi ise 17’inci yüzyıldan bugünlere dek Hugo Grotius’tan John Locke’a, Immanuel Kant’tan Alexis de Tocqueville’e uzanan gelenekte ekonomik liberalizmin teorisyen ve pratisyenlerinin genetiğine işlemiş ırkçı kodların tahakkümüdür.

Bu kodların reddi veya en azından sorgulanması, öyle zannediyorum ki, “kültürelmiş” gibi görünen onlarca, belki de yüzlerce çelişkiyi çözüme kavuşturmak için bir ışık olabilir.