Müzakere Tuzağı ve İran’ın Net Çizgisi

Yazar Muhammed Binici kaleme aldığı yazısında, İran’ın askeri ve stratejik hamleleri, sadece sahadaki gücü değil, aynı zamanda Erbakan’ın yıllar önce ortaya koyduğu bağımsızlık ve caydırıcılık vizyonunun yansıması olarak değerlendiriyor.


28.03.2026 19:01:33   Güncel


İran’ın son dönemde ortaya koyduğu askeri kapasite ve müzakere süreçlerindeki kararlı duruşu, yalnızca güncel gelişmelerle değil, aynı zamanda geçmişten gelen stratejik vizyonların sahadaki karşılığı olarak yorumlanıyor.

Yazar Muhammed Binici’nin yazısının tamamı aşağıdadır:

İran’ın Füzeleri ve Erbakan’ın Vizyonu: Erişilmez Olmanın Sırrı Kafire Çanak Tutanlar Hain mi, Gafil mi?


Tasnim haber ajansının aktardığına göre, İran, ABD’nin 15 maddelik önerisine aracılar vasıtasıyla yanıtını gönderdi. Ancak bu yanıt, Washington’ın beklediği türden bir “müzakere kapısı aralama” girişimi değil. Aksine, İran tarafının kırmızı çizgilerini net bir şekilde ortaya koyan bir belge niteliğinde.

Konuya yakın kaynağın açıklamaları, Tahran’ın stratejik sabrını ve kararlılığını gösteriyor. İran’ın şartları sadece kendi güvenliğini değil, bölgesel bir perspektifi içeriyor: “Savaşın bir daha tekrarlanmayacağı somut koşulların oluşturulması, savaş tazminatlarının karşılanması ve mücadelenin tüm direniş gruplarını kapsayacak şekilde bölge genelinde sona erdirilmesi.”

Bu maddeler, ABD’nin “müzakere edelim” söyleminin aslında ne kadar dar bir alana sıkıştırılmak istendiğini gösteriyor. Washington, masada sadece İran’ın nükleer programını ya da vekâlet güçlerini konuşmak isterken, Tahran masaya bölgesel istikrarı, tazminatı ve garantileri koyuyor. Özellikle “Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğin İran’ın doğal hakkı” vurgusu, ABD’nin bu stratejik noktayı uluslararası bir mesele haline getirme çabalarına karşı açık bir settir.

Kaynağın en çarpıcı tespiti ise şu: “İran için ABD’nin müzakere iddiasının kesinlikle ‘üçüncü aldatma’ projesi olduğu sabittir.” Burada önemli bir kronoloji var: 12 günlük savaş ve Ramazan Savaşı. İran, Amerikalıların daha önce de müzakere masasında otururken sahada savaş başlattığını bizzat tecrübe etmiş bir ülke. Şimdi ABD’nin yaptığı, aynı senaryonun yeniden sahnelenmesi: Görünüşte barış isteyen bir imaj, gerçekte ise güneyde kara yoluyla giriş yapacak yeni bir saldırıya zemin hazırlamak için zaman kazanma taktiği.

İran’ın Coğrafi ve Stratejik Erişilmezliği

İşte bu noktada, daha önceki yazılarımda ve programlarımda sıkça vurguladığım kritik bir gerçeğe geliyoruz. ABD ve İsrail’in stratejik planlamalarında en büyük yanılgı, İran’ın füze altyapısını ve üretim merkezlerini imha edebileceklerini zannetmeleridir.

Oysa gerçek şu ki, İran’ın füze üretimi, ABD ve İsrail’in delici bombalarının erişebileceği ve imha edebileceği derinlikten çok daha fazla bir derinlikte konumlanmıştır. İran çölleri ve dağları, sadece coğrafi bir unsur değil; aynı zamanda stratejik bir sığınaktır. Bu coğrafya, yeraltı tesisleri, doğal mağaralar ve dağların içine oyulmuş savunma hatlarıyla İran’ı, ABD’nin şimdiye kadar karşılaştığı hiçbir rakibe benzemeyen bir yapıya dönüştürmüştür.

Bu, İran’ı “erişilmez ve yenilmez” kılan en temel unsurdur. Ne F-35’ler ne B1, B2 bombardıman uçakları ne de sığınak delici (bunker buster) bombalar, binlerce kilometrekareye yayılmış, dağların kalbine yerleştirilmiş ve sürekli hareket halindeki füzeleri yok edemez. İran’ın caydırıcılığının ardındaki gerçek budur. Düşman, havadan vuramayacağı, karadan ise giremeyeceği bir ülkeye savaş dayatmanın imkânsızlığını, bölgeye sevk ettiği her askeri gücünün dağların kucağında, çöllerin derinliklerinde yok edildiğini gördüğünde anlayacaktır. O gün geldiğinde, artık geri dönüş olmayacaktır. Çünkü İran, düşmanın gemilerini ilk motoru ateşlediğinde, uçaklarını daha pistten havalanamadan vuran bir caydırıcılığa sahiptir.

Mezhep Kışkırtmaları: İhanet mi, Gaflet mi?

Son günlerde dikkatle takip ettiğim bir başka husus da, şu günlerde bilinçli bir şekilde gündeme taşınmaya çalışılan Şii-Sünni çatışması polemiğidir. Bölgede Siyonist rejimin ve ABD’nin en büyük yenilgisi, Gazze’deki soykırım karşısında İslam dünyasının farklı mezheplerden bile olsa ortak bir vicdan etrafında birleşmesidir. Direniş ekseninin kalbindeki İran, bu süreçte hem diplomatik hem de stratejik olarak en büyük yükü taşımaktadır.

Tam da bu noktada, Şii-Sünni ayrıştırmasını körükleyen girişimler, ancak düşmanın ekmeğine yağ sürmek olarak yorumlanabilir. Bunu yapanların durumunu ikiye ayırmak gerekir:

1. Bilerek yapanlar: İşgalci güçlerin bölgedeki varlığını meşrulaştırmak, direnişin omurgasını kırmak ve Müslümanların kanını birbirine akıtmak için kasıtlı olarak mezhep fitnesini körükleyenler. Bunların yaptığı açıkça hainlik ve ihanettir. Çünkü bugün Gazze’de, Lübnan’da ya da Suriye’de direnen kardeşlerimizin arasına nifak sokmaya çalışmak, doğrudan işgalcinin safında yer almak anlamına gelir.

2. Bilmeyerek yapanlar: Bu tuzağın farkında olmadan, sosyal medyada dolaşan provokatif içeriklere kapılarak ya da dar çerçeveli siyasi hesaplarla bu söylemi yayanlar. Ancak şu unutulmamalıdır ki, gaflette ısrar etmek, ihanetle eşdeğerdir. Artık bir gerçeği görmek zorundayız: Bugün İslam coğrafyasının kanayan yarası, mezhepler değil; bu mezhepleri birbirine kırdırmaya çalışan emperyalist zihniyettir.

Maskeler Bir Bir Düşüyor

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova’nın yaptığı açıklama aslında Batı’nın insanlık sicilini özetliyor: Hiroşima’dan Nagazaki’ye, Vietnam’dan Belgrad’a, Irak’tan Filistin’e kadar uzanan bir katliam zinciri. “Vahşi batıdan insanlık beklemek aptallıktır” sözü, bugün ABD’nin Gazze’de uyguladığı soykırımı ve İran’a karşı kurmaya çalıştığı tuzağı anlamak için yeterlidir.

ABD, ne yazık ki alışageldiği sömürgeci yöntemleri bırakmış değil. Müzakere masasında dünya kamuoyuna algı üretmek için gözyaşı dökerken, sahada masumların kanını dökmeye devam ediyor. Bir eliyle barıştan dem vururken, öteki eliyle bombaları yağdırıyor. İran’ın verdiği cevap ise tarihin tozlu raflarına kaldırılması gereken bu oyunun artık eskidiğini, bölge ülkelerinin artık tuzaklara düşmeyeceğini gösteriyor. Çünkü bu coğrafya, gözyaşı ile kanın aynı anda aktığı sahneleri daha önce de izledi. Artık kimse bu maskeli oyuna gelmiyor.

İran’ın coğrafyası ve stratejik derinliği, onu bu oyunların dışında tutacak en büyük garantidir. Asıl mesele, bizim de bu coğrafyada mezhep kavgalarına alet olmadan, ortak düşmana karşı stratejik sabrı koruyabilmektir. Unutmayalım: Bugün birilerinin bilerek ya da bilmeyerek alevlendirmeye çalıştığı Şii-Sünni gerilimi, düne kadar Gazze’de birlikte şehit düşenlerin gerçeğini inkâr etmektir.

Gaflet, ihanetin ta kendisidir. Uyanmak ise bir lütuf değil, artık bir zorunluluktur.

Vefa, Duruş ve Ahlaki Sorumluluk

Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızı rahmet ve minnetle anmak, bir vefa borcunun ötesinde, bağımsız bir duruşun ve stratejik aklın mirasına sahip çıkmaktır. Hocamız, o günlerde Türkiye’ye dayatılan “İran’la ilişkileri askıya al, görüşme, ekonomik faaliyetleri durdur” baskılarına karşı ne yaptı? İlk resmi ziyaretini Tahran’a yaptı. Ekonomik işbirliğini güçlendirdi, mühendislik dehasını ve akademik derinliğini İran’ın hizmetine sundu ve en önemlisi, bir ümmet âlimi olarak kardeş coğrafyaya yol gösterdi.

Bize de şunu söylemişti: “Düşmanın gemisinden ya da uçağından almak bize para, yapmak zaman kaybettirir. Çünkü onlardan çok gerideyiz. Bizim yapmamız gereken füze yapmak ve düşmanın uçağı daha havadayken, gemisini hareket için ilk motoru ateşlediğinde imha etmeliyiz. ”

Bugün İran’ın ulaştığı füze kabiliyeti, dağların kalbine yerleştirilmiş caydırıcılığı ve emperyalist tuzaklara düşmeyen onurlu duruşu, işte bu stratejik vizyonun, bu ahlaki cesaretin ve bu ileri görüşlülüğün eseridir. Erbakan Hocamız, siyasetçi kimliğinin ötesinde bir mühendis, bir bilim adamı ve bir ümmet sevdalısıydı. Onun söyledikleri, bugün İran’ın savunma hatlarında, teknoloji üretiminde ve en önemlisi, boyun eğmeyen duruşunda vücut bulmuştur.

EZCÜMLE;

İran, kâfirle savaştığı, emperyalizmin ambargolarına, tehditlerine ve tuzaklarına boyun eğmediği müddetçe, gönlüm, programlarım ve yazılarımla yanlarındayım. Gönlümle manevi sahada, dualarımla, sözcüklerimle ve vicdanımla sahadayım. Bu, bir tercih değil; bir duruştur. Bu, bir siyasi pozisyon değil; ahlaki bir sorumluluktur.

Çünkü bugün İran’da direnen ruh, sadece bir ülkenin sınırlarını korumuyor. İran’ın mücadelesi, Erbakan Hocamızın hayalini kurduğu, onurlu, bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir İslam dünyasının direniş kalelerini koruyor. Hocamızın bize öğrettiği gibi, bağımsızlık pazarlık konusu değildir, onur teslim alınmaz, kardeşlik ise menfaat karşılığında terk edilecek bir yük değildir.

Bugün İran’a yönelik her saldırı, aslında Erbakan Hocamızın vizyonuna, Milli Görüş’ün bağımsızlık davasına ve tüm mazlum coğrafyanın onur mücadelesine yapılmış bir saldırıdır. Bizler, bu mücadelede kimin hangi safta durduğunu çok iyi biliyoruz.

Hocamızın mekânı cennet olsun. Ruhu şad olsun. Onun açtığı yolda, onun gösterdiği istikamette, onurlu duruştan vazgeçmeyeceğiz. İran’ın direnişi, Erbakan Hocamızın emanetidir. Biz de bu emanete sahip çıkıyoruz.

Ne mutlu Erbakan hocamızın izinden gidenlere.

Ne mutlu mazlumun yanında duranlara.

Ne mutlu onurlu duruştan taviz vermeyenlere.



 
iran
müzakere
tuzak

Yorumunu Gönder

Yorumlar