Kabe'nin içinde doğdu.
Kabe duvarı onun hürmetine yarıldı ikiye.
Fatıma Binti Esed, hem İbrahim'in Rabbi hem de kendi Rabbinin evinde vazifesini icra ettiği sıradaydı.
Doğum belirtileri yavaş yavaş kendini göstermişti.
Yöneldi Rabbine:
"Ey İbrahim'i (a.s.) peygamber olarak gönderen Rabbim ve O'nun soyundan gelecek olan Muhammed'in Rabbi..."
diye yalvardı Yüce Yaradan'a.
Ansızın Kabe duvarı yarılıverdi.
"Gir!" denildi.
Fatıma Binti Esed şaşkınlık içindeydi; fakat anlamıştı bu davetin nedenini.
Bunun, karnındaki çocuğun hürmetine olduğunu anlamak zor olmamıştı onun için.
Bu çocuğun Rabbi katında çok yüce bir makamı olduğunu hissetmişti Esed kızı Fatıma.
Bu yüzdendi Rabbine o denli yalvarması, bu yüzdendi Arş'ı titreten nidası.
Diyordu ki:
"Rabbim! Sen bu çocuğu belli ki çok seviyorsun.
Anladım ki onun Senin yanında çok yüce bir makamı var; öyleyse bu çocuğun hürmetine bu doğumu bana kolaylaştır."
O'nun hürmetine duası kabul oldu.
Doğum için Rabbi onu kendi evine davet etti.
Üç gün Rabbi onu kendi evinde ağırladı.
Tam üç gün boyunca Rabbinin misafiri olmuştu Fatıma Binti Esed ve O kutlu misafir.
Nasıl misafir etmesindi O Yüceler Yücesi?
Öyle bir konuktu ki O; adı adıydı, şanı yüceydi, Habibinin hem kardeşi hem yoldaşıydı.
O'nun nurunu ta ezelden kendi nurundan yaratmamış mıydı?
Yolu Allah yoluydu.
Resulullah'ın (s.a.a.), "Ali olmasa Fatıma'ya eş bulunmazdı," dediği kişiydi.
👉 Resulullah'ın damadı, Hz. Fatıma'nın eşiydi.
Velayet Güneşi Mevla Ali'ydi, Aliyyel Murtaza'ydı.
Evet, Rabbi çok değer veriyordu O'na.
Ve tabii Resul-ü Kibriya için de öyleydi.
Öyle ki onu yanından bir an bile ayırmıyordu.
Nereye gitse yanında götürüyordu.
Bütün bildiklerini ona öğretiyordu.
İlmin kapısını, daha çocukken nakış nakış işliyordu hem Allah hem de Resulü.
Hz. Resulullah ilmin şehriydi, Ali de kapısı.
İlmin kapısı ardına kadar açılmıştı Ali için.
Kabe içinde başlamıştı O'nun yolculuğu.
İmamete ilk açılan kapı, ikiye yarılan Kabe duvarı olmuştu.
Ve Resulullah'ın evine açılan kapıyla devam etti.
Nihayet "İlmin Kapısı" makamına ermişti.
Resulullah (s.a.a.) şehri, Ali de kapısıydı artık.
Hayber kapısının tek Fatihi'ydi.
Hep kaygılıydı Allah Resulü; acaba bu kapıdan kimler geçecek, kimler dışarıda kalacak diye.
Endişelerinde yersiz değildi; her defasında Ali'nin makamını hatırlatırdı ashabına ve sonra gelecek olanlara.
Kendisinden sonra imameti taşıyacak olanın Ali olacağını her fırsatta ima ediyordu.
Sanki böyle yaparak halkı buna alıştırıyordu.
"Ali benim nezdimde, Harun'un Musa'nın yanındaki yeri gibidir," diyordu.
"Lakin benden sonra peygamber gelmeyecek."
Çünkü Ali için endişeleri vardı Allah Resulü'nyün.
Nasıl açıklayacaktı bunu insanlara?
Acaba bu halk kabullenecek miydi bu HAK olan gerçeği?
Sanki olacakları hissediyordu, belki de biliyordu.
Nihayetinde Allah, hükmünün gereğini mutlaka yapacaktı.
Ve nihayet o büyük gün gelip çattı.
Hicretin onuncu yılıydı.
Hac yolculuğu için çoktan hazırlıklar başlamıştı.
Allah ve Resulü'nden kararıydı bu.
Mesajı vardı; bu yılki hac merasimine bütün Müslümanların katılmasını istiyordu Allah Resulü.
Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle sağlığı el veren herkes katılmalıydı.
Bu seferki hac merasimi çok önemliydi;
Resûlullah'ın son hac yolculuğuydu bu.
Çok önemli bir emri ümmete tebliğ etmesi gerekiyordu.
Çünkü bu emir, bugüne kadar yapmış olduğu bütün tebliği kapsar nitelikteydi.
Allah tarafından buna memur kılınmıştı;
kıyamete değin ümmetin izzeti ve dininin ayakta kalmasını sağlayacak öneme sahipti.
Bu yüzden Allah Resulü, bu yılki hac yolculuğuna bütün kabileleri, çeşitli bölgelerden insanları davet ediyordu.
"Benimle gelin," diyordu;
"Duymayanlara duyurun, bu benim veda haccım," demişti
Duyanlar akın akın bu davete icabet ediyordu; öyle ki bu sayı on binleri, yüz binleri bulmuştu.
Neydi acaba bu daveti gerektiren önemli sebep?
Allah'tan bir mesaj, bir emir mi vardı?
Bu denli önemli olan şey neydi acaba?
Kalbinde hiçbir zaman inkâra yer vermeyen aklıselim Müslümanlar anlamışlardı bunun sebebini.
Bu yüzden bir sevinç, bir mutluluk hâkimdi yüzlerinde; çok mühim şeyler olacaktı.
Belli ki Resulullah, kendisinden sonraki veliahdını seçecekti.
Bu davetin başka bir nedeni olamazdı.
Gelmiş geçmiş bütün peygamberler henüz hayattayken veliahtlarını belirlemişler;
kendilerinden sonra Allah'ın emirlerini insanlara tebliğ edecek olan imamlarını mutlaka ama mutlaka belirlemişlerdi.
Ayrıca o günün hep bayram olarak kutlanmasını emretmişlerdi.
Ve de hep öyle oldu; tabii aklıselim Müslümanların bunu anlaması da zor değildi.
Allah-u Teâlâ, Habibinden sonra bu ümmeti başıboş, imamsız bırakacak değildi elbette.
Ve nihayet yolculuk başlamıştı.
Resulullah (a.s.) ile birlikte Ehlibeyt'i, eşleri, Muhacir, Ensar ve diğer kabilelerden büyük bir toplulukla Medine'den yola çıkmışlardı.
Ve Allah'ın evinde;
Resulullah, yüz binlerle birlikte hac merasimini gerçekleştiriyordu.
Mekke semalarında bir bayram havası hâkimdi.
Belli ki bugün, kutlu bir güne şahitlik edecekti.
Fakat nedense Güneş o gün mahzundu biraz.
Işığını esirgiyordu sanki.
Bugün kutlu bir güne tanıklık edecekti; buna rağmen mahzundu.
Çünkü Resulullah'ın son haccıydı.
Veda ederek ayrılacaktı bu sefer Kabe'den.
Mekke semalarından son kez ışığını saçıyordu Allah Resulü'nün üzerine.
Resulullah'ın yokluğunun acısı, şimdiden sanki kendini yakmaya başlamıştı.
Nasıl doğacaktı bir daha Mekke üzerine, nasıl saçacaktı en çok kendini yakan ışığını?
Güneş bile bu kadar mahzunken peki ya ümmeti!
Ashabının yüreğinde de buruk bir sevinç hâkimdi.
Sevinseler miydi, üzülseler miydi; duyguları karışıyordu.
Nasıl mahzun olmasınlar!
Bir taraftan Resulullah'ın bildireceği Rabbinin o emri ne idi? Allah'ın hükmü nasıl ve ne şekilde tecelli edecekti?
Diğer taraftan, Resulullah "Veda Haccım" demişti; ne demekti bu, ayrılık vaktinin yaklaştığına mı işaretti?
Gönüllerinde Allah Resulü'ne karşı büyük sevgi ve muhabbet besleyenlerin nasıl yanmasındı yürekleri?
Bu ayrılık ateşi yakar da kül ederdi.
Fakat ne var ki herkes aynı duygulara sahip değildi.
Tarih boyunca peygamberlerini üzen, inciten gruplar hep var olmuştur; hani kalplerinde hastalık taşıyanlar...
Öyleleri vardı ki içlerini yiyip kemiren makam ve mevki hırsı, kalplerine galebe çalmıştı.
Endişeliydiler.
Çaresiz bekleyeceklerdi.
Bakalım nereye varacaktı bunun sonu?
Allah'ın hükmünden habersiz bekleyeceklerdi.
Allah'ın evinde son kez ve son vazifesini yerine getiriyordu Allah Resulü ve beraberindekiler.
Ve Resulullah (s.a.a.), içinde tarifi imkânsız duygularla ayrılıyordu Kabe-i Muazzama'dan.
Çok sevdiği Rabbine kavuşma vakti yaklaştığı için gönlü sevinçle doluydu.
Vazifesini sonuna kadar yerine getirdiği için huzurluydu.
Bir o kadar da kederliydi Allah Resulü.
Son bir vazifesi kalmıştı mutlaka ama mutlaka yerine getirmesi gereken.
Bazı korkuları vardı; korkusu Kureyş'in tutumundandı.
Rabbinden bu emri yerine getirmemesi için izin istemişti, fakat Rabbi kabul etmedi.
Rabbi, çok sevdiği Habibi'ni insanlardan koruyacağına dair teminat vermişti.
Nasıl korkmasındı ki Allah Resulü, nasıl endişeli olmasın, nasıl rahatsızlık duymasındı?
Ali b. Ebu Talib'le çok sık bir arada olduğu ve onun sözlerine çok ehemmiyet verdiğinden dolayı birtakım kimseler ona eziyet etmekteydi.
Bu nedenle Allah-u Teâlâ onlar hakkında şu ayeti nazil etmişti:
"Onlardan bazıları peygambere eziyet ederek, 'O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır,' derler. De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır..." (Tevbe, 61)
Allah-u Teâlâ bu ayetiyle Resulü'nün gönlünü biraz olsun rahatlatmıştı.
Allah (c.c.), Habibi'ni hiçbir zaman mahzun ve yalnız bırakmayacaktı.
Hac amellerini yerine getiren Allah Resulü ve beraberindekiler, Medine'ye geri dönüş yolunu tuttular.
Tekrarı olmayacak, emsali görülmeyecek bir hac kervanıydı bu.
Bu kervan güneşin o kavurucu sıcağı altında ilerlerken bir nida duyuldu.
Denildi ki: "Artık bundan sonra ilerlemeyin."
Herkes duraklamıştı o anda; bu, Allah Resulü'nün emriydi.
İkinci bir emir daha verdi Resulullah:
Cuhfe'ye ulaşan ilk grubun geri dönmelerini ve geride kalanların bu bölgede kendilerine ulaşmaları için beklemelerini istedi.
Emir Allah Resulü'nün emriydi tabii ki, uyulacaktı ve uyuldu da.
Fakat neresiydi burası?
Şimdi neden durmuşlardı ki bu ıssız vadide?
Burada konaklamanın sebebi neydi acaba?
Herkes birbirine soruyordu; halkı bir telaştır kapladı.
Neler oluyordu acaba?
Birçokları biliyordu bu vadinin adını.
Bu vadi Gadir-i Hum denilen bir bölgeydi; herkesçe tanınan, bilinen bir yerdi burası.
Bu yüzden bu vadinin adıydı Gadir-i Hum.
Müslümanlarda bir sessizlik hâkim olmuştu.
Gadir-i Hum denen bu bölgede konaklamanın hikmeti ne idi acaba?
Neden burasıydı?
Bütün bunların cevabını biraz sonra öğreneceklerdi belki de.
Sabırsızlıkla bekliyorlardı bunun sebebini.
Aslında Allah (c.c.), Habibine çoktan bildirmişti emrini; Gadir-i Hum denilen bu vadiye geldikleri anda.
Rabbinden aldığı bu emri derhal yerine getirmesi gerekiyordu Allah Resulü'nün.
İşte o meşhur tebliğ ayeti şu idi:
"Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.
Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide, 67)
Ali (a.s.)'ı halka gösterip, onun hakkında nazil olan ayeti onlara tebliğ etmesini Peygamberine emretti ve onu halktan koruyacağını bizzat kendisi bildirdi Allah (c.c.).
Rabbinden aldığı bu emri hiç vakit kaybetmeden yerine getirmesi gerekiyordu Allah Resulü'nün.
Bu yüzden emir üstüne emir veriyordu.
"Kimse şu ağaçların altına oturmasın," buyurdu ve o ağaçların altını temizlemelerini istedi.
Öğle vakti çoktan girmişti.
Namaz için önce ezan okundu.
Daha sonra Resulullah o kalabalıkla birlikte, o bölgede bulunan birbirine yakın o beş büyük ağacın altında öğle namazlarını eda ettiler.
Hava öylesine sıcaktı ki insanlar abalarının yarısını başlarına, yarısını da ayaklarının altına sererek bu kavurucu sıcaktan korunmaya çalışıyorlardı.
Resulullah (s.a.a.) için de bir gölgelik yapılmıştı, adı Semure olan bir ağacın altına.
Namazlar kılınmıştı artık.
Resulullah (s.a.a.) cemaatin tam ortasındaydı. Halktan, deve semerleriyle yüksek bir yer hazırlamalarını istedi.
İşte Allah'ın emrini bildirme vakti gelmişti.
Yüksekçe kurulan o deve semerlerinin üzerine çıktı Allah Resulü.
İnsanlar ve cinler topluluğu bu kutlu olaya şahit olmak, tanıklık etmek için hazır bekliyorlardı.
Bu tanıklık Allah ve Resulü için çok önemliydi.
Çünkü bu, kıyamete değin hüküm sürecek olan dinin korunması içindi.
Hacc-ı Ekber dönüşünde, binlerce insanın şahitliği önünde bu mesajı bildirmek gerekiyordu; bu şarttı.
Birkaç kişinin şahitliği yeterli gelmeyecekti bu velayet nurunu taşıyacak olan Velayet-i Ali (a.s.)'a.
Velayet Güneşi Emirü'l-Müminin Ali (a.s.)'ın elinde güçlü bir kanıt bulunmasını dilemişti Yüceler Yücesi (c.c.).
İradesi bütün iradelerin üstünde olan Rabbü'l-Âlemin, biliyordu bu hilafet meselesinde Hz. Ali'nin başına gelecek olanları.
Mümkün müydü ki Allah Teâlâ bu ümmeti başıboş, kendi hâline bıraksın?
Bu yüzden bu tanıklık, Allah-u Teâlâ'nın hükmünün bir gereğiydi.
Gadir-i Hum olayının meşhurlaşması, dilden dile dolaşması ve ravilerin bu hadiseyi Ahir Zaman ümmetine nakletmesi için özel bir lütfu, inayetiydi.
Allah bu mesele için bir hedef belirlemişti.
Artık nefesler tutulmuştu.
Herkes pürdikkat kesilmişti.
Gözler, Resulullah'ın mübarek dudaklarından dökülecek o sözlere odaklanmıştı.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah (s.a.a.), halkın duyacağı şekilde yüksek bir sesle şunları buyurdular:
"Bütün övgüler Allah'a mahsustur; O'ndan yardım diliyor, O'na iman ediyor, O'na güveniyoruz.
Nefsimizin şerrinden, kötü amellerimizden Allah'a sığınıyoruz.
Sapan kimseyi O'ndan başka kimse hidayet edemez; O'nun hidayet ettiğini ise kimse saptıramaz.
Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ediyorum."
Bir nefeslik soluklanmanın ardından şöyle devam etti Allah Resulü:
"Ey insanlar! Latif ve Habir olan Allah bana haber verdi ki hiçbir peygamber,
kendisinden önceki peygamberin ömrünün yarısından fazla yaşamamıştır;
ben yakında Rabbimin davetine icabet edeceğim.
Ben sorumluyum, siz de sorumlusunuz. O hâlde siz ne düşünüyorsunuz?"
Orada bulunan yüz binler hep bir ağızdan:
"Biz senin tebliğ ettiğine, nasihatte bulunduğuna, çaba sarf ettiğine tanıklık ediyoruz. Allah sana mükâfat versin,"
diyerek ahde vefalıklarını yinelediler.
Bu şahitliği verilmiş bir söz olarak kabul eden Resulullah, sözlerine şöyle devam etti:
"Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna, kıyamet gününün geleceğine ve kabirde olanların dirileceğine şehadet ediyor musunuz?"
Yer ile gök semalarını inletecek kadar yüksek bir sesle:
"Evet, buna şehadet ediyoruz," diyerek buna da şehadet getirdiler.
Allah'ın hükmü bir bir gerçekleşiyordu.
Resulullah (s.a.a.) "Bu sözünüzü unutmayın," der gibiydi.
Ve:
"Allah'ım, Sen şahit ol!" cümlesiyle, Allah'ın şahitliği yeter diyordu sanki.
Allah Resulü yine buyurdular:
"Ey insanlar! İşitiyor musunuz?" sorusuyla dikkatleri iyice üzerine çekmek istiyordu adeta.
Halk:
"Evet, işitiyoruz," diyerek Resulullah'ın ağzından çıkan o mübarek sözlere pürdikkat kesilmişlerdi.
Ve Resulullah (s.a.a.) gönül hoşluğuyla sözlerine şöyle devam etti:
"Ben sizden önce (Kevser) havuzu başına gideceğim, siz orada benim yanıma geleceksiniz.
O havuzun genişliği San'a ve Basra arası kadardır. O havuzda yıldızlar kadar kadehler vardır. Benden sonra Sekaleyn hakkında nasıl davrandığınıza bakın."
O kalabalıktan bir kişi, tam da Resulullah'ın sormalarını istediği o soruyu sordu:
"Ya Resulullah! Sekaleyn nedir?"
İşte Resulullah'ın en çok şahitliklerini görmek istediği o sorunun cevabı:
"Değerli büyük emanet: Allah'ın Kitabı'dır; bir tarafı Allah'ın elindedir, diğer tarafı ise sizin elinizdedir.
Ona sımsıkı sarılın, sapmayın.
Değerli küçük emanet ise: Ehlibeyt'imdir.
Allah-u Teâlâ bana bildirdi ki onlar havuzun başında bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır.
Bunların birbirinden ayrılmamasını ben de Rabbimden istedim.
Onlardan ne öne geçin ne de geride kalın; çünkü helak olursunuz."
Kimilerinin yüreğine aşk ve muhabbeti indiren, kimilerinin yüreğine de kor ateşler düşüren bu sözlerinin ardından;
Allah'ın en büyük muradının gereği olarak,
Allah Azze ve Celle'nin özel kaleminden yazılan o sahne gerçekleşti.
Resulullah (s.a.a.) Hz. Ali'nin elini tutup her ikisinin koltuk altları görülecek kadar kolunu yukarıya kaldırdı.
İşte bu tanıklık, tam da Allah'ın görmek istediği bir tanıklıktı.
Hiçbir inkâra yer vermeyecek, hiçbir akıldan silinip gitmeyecek muhteşem bir sahne...
Seyircileri insan ve cinler topluluğu olan, mahşeri kalabalığı andıran bir görüntüydü.
Emsali görülmemiş bu dev sahneyi hangi kalp inkâr edebilir, hangi akıl unutabilirdi?
Allah, kıyamete değin Kendi nurundan yarattığı bu nuru, bulutların arkasından ışığını saçan güneş misali, nurunun söndürülmesine ve unutulup gitmesine müsaade eder miydi?
Resulullah (s.a.a.) Rabbinden aldığı bu güvencenin rahatlığı, sevinci ve zafer duygusuyla, o sahneyi pürdikkat izleyen insanların gözlerinin içine bakarak şu soruyu yöneltti:
"Ey insanlar!
Müminlere kendilerinden daha evla olan kimdir?"
Halk, tabii olarak Allah Resulü'nden sözünün önüne geçmemek için:
"Allah ve Resulü daha iyi bilir," diyerek Allah Resulü'ne karşı her zamanki edeplerini korumuşlardı.
Resulullah (s.a.a.), Allah-u Teâlâ'nın varmak istediği hedefin sonuna doğru yaklaştığı bu onurlu vazifeyi tamamlama gayretiyle, o Şah-ı Velayet Ali (a.s.)'ın imametini şu kutlu cümlelerle tebliğ etti:
"Allah-u Teâlâ benim Mevla'mdır, ben de müminlerin Mevla'sıyım; ben onlara kendilerinden daha evlayım.
Öyleyse ben kimin Mevla'sı isem, Ali de onun Mevla'sıdır."
Resulullah bu cümleyi üç veya dört defa tekrarladı ki halk tam anlamını kavrayabilsin.
Ve tekrar buyurdular:
"Allah'ım, onunla dost olana dost ol, ona düşman olana düşman ol; onu seveni sev, buğzedene buğzet.
Ona yardım edene yardım et, ondan yardımını esirgeyenden yardımını esirge; o nereye dönerse hakkı onunla döndür.
Biliniz ki bu sözleri hazır olanlar, hazır olmayanlara bildirmelidirler."
Evet, ne kutlu bir gündü o gün!
Tarihi bir gündü.
Medine, Mısır ve Iraklıların yol ayrımı olan Gadir-i Hum'a ulaştığı anda Allah'ın hikmeti ki...
Cebrail vasıtasıyla Habibi'nin kalbine indirdiği, birtakım insanların kalplerine korku salan o tebliğ ayeti:
"Ey Peygamber! (Ali hakkında) Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır..."
Resûlullah'ın yüreğinde Yüceler Yücesi Rabbinin emrini yerine getirmiş olmanın huzuru vardı.
Ayrıca Ali (a.s.)'ın imametinin Allah'ın hükmüyle gerçekleşmiş olması, ellerinde bulunan ve inkâra mahal vermeyen Kur'an-ı Azim'in içerisinde de bu velayeti ebedileştirmesi, Resulullah'ı son derece rahatlatmıştı.
Tam bu huzur ve rahatlığın doruğa çıktığı anda, halkın da tam coşkulu anının ortasında Allah-u Teâlâ şu ayetiyle adeta rahmetini üzerlerine yağdırdı:
"Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslam'dan razı oldum." (Mâide, 3)
İşte Allah (c.c.), Resulullah'ın bu sözlerini teyit edip kıyamete kadar bu ümmetin gece gündüz okuyacakları, bu hadisenin akıllarda taptaze kalması ve zamanın onu yıpratmaması için Gadir-i Hum'a delil olacak olan bu meşhur ayeti nazil etti.
Bu imamet nurunu, Müslümanların iyice anlayıp kavramaları ve itaat etmeleri için bir delil olacak olan bu inkâr edilemez ayeti...
Müslümanların felahına, ıslahına ve hem dünyada hem ahirette saadete ermelerine vesile olacak ve o günü en büyük bayram günü kılan, Allah'ın nurunu ebedileştirdiği bu ayetti.
Gadir-i Hum denilen o ıssız vadi hem meşhur olmuş hem de bayramların en hası olma unvanını almıştı.
O yer şimdi şenlik alayına dönüşmüştü.
Halkın hep bir ağızdan getirdikleri tekbir sesleri gökyüzü semalarında yankılandı.
En kutlu gündü bugün.
Allah vaadini tastamam kılmıştı Ali'nin imametiyle.
Allah'ın en büyük muradıydı bu.
Kulları üzerindeki rahmeti, merhameti, şefkati ve sonsuz lütfundan kaynaklanan bir ihsanıydı.
Allah Teâlâ'nın kulları üzerindeki lütfu, inayeti öylesine doruktaydı ki...
Habibinden sonra ahir zaman ümmetinin hiçbir zaman imamsız, rehbersiz ve hüccetsiz kalmamasını dilemişti Ali'nin nuruyla.
Peki, neden Ali'ydi?
Bir başkası olamaz mıydı acaba?
Tabii ki bu mümkün değildi.
Asla ve kat'a böyle bir şeye müsaade etmezdi Yüceler Yücesi.
Allah'ın nezdinde ve insanların gözünde Ali'nin çok yüce ve üstün bir makamı vardı.
Ali öyle sıradan bir kişi de değildi.
Başkalarında hiç olmayan öylesine üstün meziyetlere sahipti ki onu anlatmaya Allah ve Resulü'nden başkası vakıf olamazdı, kelimeler yetersiz kalırdı.
Nasıl anlatılmalıydı Allah tarafından "Aliyyen Veliyullah" ismiyle anılan o yüce şahsiyet?
Bir kere Allah onu Kendi nurundan yaratmıştı ve kâinata ışık saçan on dört yıldızı...
Kendi nuru...
Nur'un Nur'u...
Nasıl bir nurdu bu!
Ali (a.s.), yeryüzünde Allah'ın (c.c.) Cemal ve Kemal sıfatlarının ve Allah'ın bütün niteliklerinin bir yansımasıydı.
Bu özellikleri anlatmaya ne gücümüz yeterdi ne de kudretimiz.
Fakat yine de onun meziyetlerini birkaç cümleyle de olsa anlatmaya vakıf olabiliriz belki de (Allah'ın izniyle).
Allah'ın (c.c.) Kendi nurundan yaratmış olduğu Ali (a.s.)'ı ve bu imamet nurunu sırayla taşıyacak olan on bir masumu ve tabii Habibi ile ciğerparesi Fatıma (a.s.)'ı...
Ezelden ebede kadar sürecek olan nur...
Kabe'de doğmuştu O.
Bi'setten on yıl önce, Recep ayının on üçüncü günü Kabe'nin içinde doğmuştu.
Gelmiş geçmiş ne bir peygambere ne de onların vasilerine böyle bir doğum haiz olmamıştı.
İsa (a.s.)'ın doğumu buna en bariz örnekti.
Hani doğum yaklaştığında Hz. Meryem (a.s.)'ı o kutsal mabetten çıkarıp, doğum için kırda bir yerde kendisine yer seçmesi vahyolunmuştu Allah tarafından.
Kabe içinde gerçekleşen bu kutsal doğum, kalbinde hiçbir inkâra yer vermeyen her müminin anlayıp kabullenebileceği bir meziyettir Ali için.
Ya Hz. Ali öyle miydi?
Hz. Muhammed (s.a.a.) onu kendi elleriyle doyuruyor;
öyle ki ağzında çiğnediği lokmaları onun ağzına veriyordu.
Hangi bir kula nasip olmuştu, Resulullah'ın bizzat kendi evinde, O'nun terbiyesi altında yetişmek?
Henüz küçük bir çocukken bile Hz. Muhammed (s.a.a.) ile birlikte ibadet ediyor, onun öğrettiklerini bir bir kalbine ve aklına yazıyordu.
Her ne kadar "ilk Müslüman olanlar" listesinde Ali'nin adı "çocuklardan" diye bahsedilse de...
Henüz Resulullah'ın peygamberliği aşikar olmadan önce de o ibadet ediyordu.
Atası İbrahim (a.s.)'ın dinine mensuptu.
Yani zaten Müslümandı.
Resulullah'ın nübüvvetini ilk o tasdik etmişti.
Müşriklerin Resulullah'a tuzak kurdukları zaman, korkusuzca Allah Resulü'ünün yatağına yatmasına ne demeliydi?
Şecaati ve heybetinden, müşriklerin kalplerine öylesine bir korku salmıştı ki...
Neye uğradıklarını şaşırmış, gerisin geriye dönüp kaçmışlardı.
Öylesine bir makamı daha vardı ki bunu hangi kelimelerle ve hangi kalemle yazmak mümkün olurdu?
Hani Hz. Fatıma evlilik çağına gelmişti de...
Sahabeden birçok kişi, Resûlullah'ın ciğer paresi, cennet kadınlarının efendisi olan Hz. Fatıma'ya talip olmuşlardı.
Resulullah onlardan hiçbirine teveccüh etmiyor ve bu önemli meselede Allah'ın emrini beklediğini söylüyordu her defasında.
Ali (a.s.)'ın aklında da böyle bir düşünce vardı, fakat utandığı için bir türlü açıklayamıyordu.
Sonrasında, Ali bin Ebu Talib tüm cesaretini toplayarak Hz. Fatıma'ya talip oldu ve neticesinde Allah ve Resulü tarafından kabul görüldü.
Onların nikahları öyle sıradan bir nikah olmayacaktı.
Allah-u Teâlâ, Kendi nurundan yarattığı Hz. Ali ve Hz. Fatıma için öylesine bir nikâh merasimi düzenlemişti ki...
Ne insanlardan ne cinlerden ve ne de melekut âleminden hiç kimse böylesi bir nikâha şahitlik etmemişti.
Kıyamete kadar sürecek olan velayetin birinci güneşi, Emirü'l-Müminin Ali (a.s.)'ın ve nurlu imamların annesi olacak olan Hz. Fatıma'nın nikahlarını...
Önce gökyüzü semalarında, bütün melekut âleminin şahitliği önünde bizzat Allah-u Teâlâ Kendi zatında kıymıştı bu nikâhı.
Daha sonra Habibinin nezdinde; tüm insan ve cinlerden oluşan, canlı cansız bütün âlemin gıptayla izledikleri bu iki nurun nikahları gerçekleşmişti.
Bu yüce şahsiyetin sıfatlarını saymakta bilgimiz, ilmimiz yetersiz kalsa da, hatta sayfalara sığmasa da devam edecek olursak:
Resulullah'ın abasının altına aldığı, "Benim Ehlibeyt'imdir," dediği beş kişiden biriydi Ali.
Göz ardı edilmemesi gereken bir diğer eşsiz sahne de...
Resulullah ile Hristiyanlar arasında gerçekleşen o meşhur mübahele hadisesinde, Resulullah ile kararlaştırılan yere gelen o beş kişiden biriydi Haydar-ı Kerrar.
Resulullah'ın, kendisine önce kardeş, sonra damat seçtiği ve kendisinden sonra bu velayet nurunu sürdürecek olan imamların ilkiydi Mevla Ali.
Cennet gençlerinin efendileri Hasan ve Hüseyin'in babası değil miydi Aliyyel Murtaza?
Meleklerle birlikte uçan Cafer-i Tayyar gibi bir kardeşi yok muydu onun?
Allah ve Resulü'nün aslanı Seyyidüşşüheda Hamza gibi bir amcası olan zat idi o.
Eşi ve çocuklarıyla birlikte adaklarını yerine getirmek için üç gün peş peşe oruçlarını oruçlarına bağlayarak...
Kendi yiyeceklerini başkalarına verdikleri için haklarında "İnsan Suresi"nin indiği ve hakkında birçok ayetin de nazil olduğu o yüce şahsiyettir Hz. Ali.
Defalarca sadaka veren, hatta rükû hâlinde bile sadaka verdiği için hakkında ayet inen ve Resulullah ile sürekli gizli konuşandır Hz. Ali.
Hz. Ali şöyle diyordu:
"Allah Resulü bana bin ilmin kapısını açtı ki, o her bir kapıdan da bin kapı daha açıldı; bu yüzden benim geçmişten ve gelecekten haberim var," demişti.
Yolu Allah yoluydu.
İnkârcılara da müminlere de hüccetti Ali.
İnsanlar ve cinlerden oluşan topluluğun şahitlik ettiği, Hz. Ali'nin imametine tanıklık ettiği gündü bugün.
Günlerden cumaydı.
Hicri onuncu yılın, Zilhicce ayının on sekizinci günüydü.
Resulullah'ın
"Allahu Ekber" nidası arşa yükselmişti.
Bu nida Gadir-i Hum denen o bölgede öylesine yankı buldu ki bu nidayı duymayan kalmadı; kıyamete değin de kulaklardan silinmeyecekti.
Yürekleri titreten şu cümlelerle Rabbinin buyruğunu izhar ediyordu:
"Din kemale erdi, nimet tamamlandı; Allah benim risaletime ve benden sonra Ali'nin velayetine razı oldu."
Gönüllerinde Allah'a, Resulü'ne ve Ehlibeyt'ine içten sevgi ve muhabbet besleyenler, Allah Resulü'nün ve Hz. Ali'nin etrafını sararak büyük bir coşkuyla orada bayram havası estirmeye başladılar.
Allah'ın onlara bahşetmiş olduğu bu lütuf karşısında, kimileri Ali'nin velayetiyle ilgili sevinçlerini yansıtan beyitler okuyorlardı.
Orada bulunanlar Hz. Ali'nin etrafını sardılar.
Sırayla, Allah Resulü'nün emriyle Ali (a.s.)'ı tebrik etmeye başladılar.
Onlardan her biri, başta Ebu Bekir ve Ömer olmak üzere, Ali (a.s.)'a şu cümlelerle tebriklerini arz ediyorlardı:
"Bu makam sana kutlu olsun ey Ebu Talib'in oğlu! Sen her mümin erkek ve kadının mevlası oldun," diyorlardı.
Sahabelerden İbn-i Abbas: "Vallahi bu velayet herkesin üzerine farz oldu," diyerekhaykırıyordu.
Bu sevinç ve mutluluğun yankıları bütün evreni kaplamıştı.
Bugün kutlu bir gündü.
Kıyamete değin kutlayacakları, Müslümanların en büyük bayram günüydü.
Ahde vefa günü...
İman ve inkârın düğümlerinin açıldığı gündü bugün.
Bi'set, Kurban ve Ramazan bayramlarından sonra en kutlu, en kutsal bayram; yani Gadir-i Hum Bayramı olmuştu artık.
Bugün kurtuluş vaktiydi.
Hüccet aşikar olmuştu.
İşte bugün din kemale ermişti.
Allah, kulları üzerindeki nimetini tamamlamıştı.
Allah ve Resulü'nün en büyük muradı gerçekleşmişti.
Allah'ın kulları üzerindeki rahmet ve merhametinin bir yansıması değil miydi bu?
Hz. Ali'nin velayetiyle, neslinden gelecek olan on bir nurun da bu imametle temeli atılmış oldu.
Bu imamet ondan ona, ta ki şu an gayb aleminde olan, Müslümanlarca zuhuru beklenen...
Tıpkı Ali'nin imametiyle bayram coşkusu yaşandığı gibi, sonuncu imamın yani İmam Mehdi'nin kıyamıyla da büyük bir bayram havası oluşacaktı belki de.
Böylesi bir günü bayram kabul etmek az bile kalırdı.
Bugün bahşedilen bu ihsanın şükrünü nasıl ihya etmek gerekirdi?
Bunun şükrünü yerine getirmekte diller aciz kalırdı, fakat bu şarttı.
Allah'ın rızasını kazanmak adına;
zikir, ibadet ve o güne özel ameller yapılmalıydı.
Bugün, ibadet ve zikrin doruğa çıktığı gün olacaktı.
Allah (c.c.)'a karşı her zamankinden daha fazla şükretmek gerekecekti.
Güzel elbiseler giyinip birbirini ziyaret etmek ve insanlara karşı her zamankinden daha çok güler yüzlü olmak lazımdı.
Fakirlere, düşkünlere bugüne özel ihsan ve ikramlarda bulunmak gerekiyordu.
Resulullah bugünü bayram olarak kutlamış, herkesin de bugünü bayram kabul etmesini istemişti.
Hz. Ali de tıpkı Resulullah gibi bayram olarak kutlayacaktı.
Ve o hak yolun takipçileri...
Kalplerinde hastalık taşıyanlara gelince;
Rabbü'l-Âlemin, bu kimselerden imamlarını ve salih kullarını koruyacaktı elbette.
Ta ezelden Kendi nurundan yarattığı on dört Masum'u...
Ve kıyamete kadar bu nurlu yoldan gidenlere de nice zaferler bahşedecekti.
Cennette, altlarından ırmaklar akan köşkler hazırlayacaktı.
VE ALLAH NURUNU ELBET TAMAMLAYACAKTI..
Zalimler istemese bile.